_Basın Odası

Diğer Yazılar:

İstanbul'u kayıplar üzerinden okumak
Milliyet Kitap- Ağustos 2010

Zaaf ve Günah: Galata
Yaşam Radyo-Ağustos 2010

Korsan Peşinde Koşamam
Superonline Özel Röportaj-Ağustos 2010

İstanbul Romanı
Posta-7/08/2010

Hiç Kimsenin Kenti
Timeout - Ağustos 2010

Bir Rüyanın Peşinde
Cumhuriyet - 23/03/2009

Pembe Tuvalet
Edebiyat Odası-Şubat 2009

Mezarlıkta Felsefe Okulu
Akşam Brunch - 10/08/2008

Her Şey Normal
Radikal Kitap - 18/07/2008

Anormal
altınkitaplar.com - Haziran 2008

Pembe Tuvaleti Görenler
Radikal Kitap- 13.08.2004

Rüya, Ruha Açılan 'Sırlı' Kapı
Yeni Şafak -8 Temmuz 2004

Picus Röportaj
2004

Tolga Gümüşay'ın Yeni Romanı
nevarneyok.com - Mayıs 2004

Pembe Rüyanın Peşinde
Radikal-04/06/2004

Sayım Çınar Röportaj
Akşam Kitap - siyahkahve.com - 2006

Tolga Gümüşay

_BASINDAN

İstanbul'u Kayıplar Üzerinden Okumak

Röpörtajın orjinal hali için tıklayınız.

 

Zaaf ve Günah: Galata

Türlü sevme ve beğenme biçimleri var…  Bağımlılığa dönüşmeden, takıntısız biçimlerden söz ediyorum. O biçimlerin yarattığı ruhsal içlikten ve nefese sinen derinliğinden… 
Kentler de böyle sevilmeli kuşkusuz; pazarlık mevzuu olmadan, sığlaştırılmadan ve yedeğine düşürülmeden kötücül bir anın,/adamın ve kadının, sessizliğin ve dahi uzaklığın, olabildiğine eski tatlarla varılmalıdır kıyısına bir kentin…
Eskimişlerine bakmak tek tek, yolcularını görmek ve sessizce ilişmek az sonra vedadan nefret ettiği için dökecek iki çanağın yakasına; dur dememek gidene, kalanlara güzel sözlerle bakabilmek sonra… Kenti anlama kılavuzu tüm bu yoksunluklar üzerine kuruludur adeta.
Galata için “burada yaşam zaaf ve günahlardan besleniyordu” diyor, Tolga Gümüşay, HİÇ KİMSENİN KENTİ kitabında. Hüzünlü bir göz Galata, İstanbul’un tüm tepelerini aşağılar bir vakurlukta. Gidenleri ve gelenleriyle, boşalıp dolanlarıyla, unutma hastalığına aidiyet bileti kesenleri ve inadına hayata takılarak var olmaya duranlarıyla çok başka bir istasyon Galata. İstanbul’un yalnız ve kederli oğlu… Hiç Kimsenin Kenti olacak kadar herkesin ve her şeyin…
“Galata emek ister hayal gücü ister, duyarlılık ister, merak ister; bilgi, tarafsızlık ve evrensellik ister…” Sadece durup bakmanın, bir fotoğraf karesinin almacında sinsice gölgelemenin dışında anlama biçimi istetiyor yazar, kahramanından. Yavaş hareket edip yorumda bulunan gezerle bağ kurabiliyor Galata. Yazar bunu istiyor… İlla ki şarkısı olsun, .algısı olsun, başı kubbeli gölgesi olsun; bir devesi bir cücesi, bir kerhanesi bir müdavimi, bir şairi bir gecesi olsun istiyor.
Kitabın bana hissettirdikleri çok kalabalık ve karışık. Ama kitap düzgün kıvrılmış Galata’nın var oluşuna karışırken. O kadar çok her şey var ve o kadar hiçbir şey yok ki… Aynı anda bütün bu ağaçlara dolalı olmanın getirdiği yük, İstanbul’u tarihsel ifadelendirmelerin de ötesinde bir yolculuğa ait. Okudukça anlıyorsunuz zaten. Madam Ester’ler, Janet’ler, Albert ya da Semih… İsmail ya da pansiyondaki Recep… Hepsinin kalabalıklığı Galata’nın tekliğe saplanmasını önlemek bir bakıma… Zaaf ve günaha bulaşmışlığından utanmasını kocaman varlıklarıyla yok sayma ya da…
Eski fotoğrafların Arapları da saklanırdı albümlerin en arkalarında… Her pozitif anın negatifi de yedeklidir bu hayata…
Galata romandaki dil, kurgu ve beslenme tarzıyla, bildiğimiz Galata’nın Arap’ıdır aslında… Yedeğine düşülen hayatın modern sözlerle beslenmesi ya da…
***
Yazarımız Tolga Gümüşay, İstanbul’un zarif keşifçilerinden… Kitabına doğru büyütürken kalemini, soluğunu tutan seslerin duvarına dayanmıştır. Kalem müziksiz oynamaz tezimin en ciddi kanıtlarındandır kendisi…
Yazarımızın gençlik serüvenleri dediği ve Günışığı Kitaplık’tan çıkan “Altı Yıl Tam Pansiyon” ilk kitabıdır. “Pembe Tuvalet” daha erişkin işidir, ardından çocuk öyküleri kitabı “Geleceği Görme Ortaklığı” gelir. Onu da “Keskin Naneli Öyküler” izlemiştir. Sonra yeniden büyür, “Anormal” olur ve Altın Kitaplar Yayınevi’nden okura sunulur. Son kitabı “Hiç Kimsenin Kenti” ise içselleştirdikleriyle giriştiği altın sertliğinde bakır tadında bir keyiftir…
Zaaf ve günahların kocattığı bungun havalı İstanbul’a bir de Arap’ından bakma telaşına düşenlere itinayla sunulur…

Güler YILDIZ
Yaşam Radyo Genel Yayın Yönetmeni

 

Korsan Peşinde Koşamam


Hayatın bir amacı varsa o da içindeki büyülü anların sayısını artırmak olmalı’ diyerek söze ışıklı bir giriş yapıyor Tolga Gümüşay. Galata'nın daracık sokaklarını her adımlayışında genzine oturuveren hüzün ve boş vermişliğin kaynağına inmeye karar vermiş bir yazar o. Galata ile kulesi kadar bütünleşmiş insanlarla sohbet etmiş. Otellerini, hamamlarını, hanlarını, tapınaklarını ziyaret etmiş. Bulduğu izleri okuduklarıyla derinleştirmiş ve içselleştirdiklerini bir romanın sınırları içinde okuruyla paylaşmayı seçmiş. İstanbul'un kültür başkenti olduğu 2010 yazında, Galata'ya "Hiç Kimsenin Kenti" diye seslenerek hem de...Gümüşay’ın kaleme aldığı son eser; Hiç Kimsenin Kenti, elbette bir macera romanı değil. Ancak, Semih ve Bay Albert’in Galata’nın geçmişine yaptığı yolculuklarla bir macera havasına bürünüyor ve okura, soluksuz bir okuma serüveni sunuyor. Onlar, geçmiş ve bugün arasında gidip gelirken Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Ruslar, Fransızlar ve Müslümanların sesleri birbirine karışıyor. Romanın kurgusu içinde yolu Galata’ya düşen herkes bir bir okurun gözlerinin önünden geçiyor. Sait Faik’ten Madam Ester’e, Neyzen Tevfik’ten Yorgo Zarifi’ye, Horoz Corci’den şair Chenier’e kadar... Fakat Galata, saydığımız bunca isme karşın romanın baş rolünü kimseciklere kaptırmıyor.

Özellikle son çalışmasında; İstanbul’a, İstanbul edebiyatına, Galata’ya, nostaljiye, tasavvufa ve de azınlıklar konularına merak duyan her okura sesleniyor Gümüşay. “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna “Hayatla yetinemediğim için...” içten cevabını veren yazar Tolga Gümüşay karşınızda...

Tolga Gümüşay, son romanı ile okura ne sunuyor?

Romanlarım insanın kendisini herşeyle, herkesle uyum içinde hissettiği büyülü anları kovalar. Hayatın bir amacı varsa o da bu anların sayısını artırmaktır, diye düşünürüm. “Hiç Kimsenin Kenti” hayatı anlamını yitirmiş, çevresine ve kendisine yabancılaşmış Semih’in tesadüfen Galata’nın eteklerine tutunuşunu, Kule’de tanıştığı Albert’in rehberliğinde hiç tanımadığı insanlarla, bilmediği mekan ve zamanlarda, Galata’nın çok kültürlü, çok renkli, çok hikayeli katmanlarında dolaşırken yakaladığı ahenkli anları anlatan bir roman.

Dört yıl önce, Galata’da geçen bir roman yazmaya giriştim. Ancak ikinci yılın sonunda tamamlamak üzere olduğum dosyayı çöpe atarak, Galata’yı sahne, dekor değil, ana kahraman olarak konumlandıracak yeni bir romana başlama kararı aldım. Sıkışmışlığından kurtulmaya çalışan bireyin teslim olmakla teslim almak; razı olmakla sahip olmak arasında gidip gelen ruh hallerini fazlasıyla yansıtıyordu, tarihi Galata üçgeni. Ben de hikayemi Mevlevihane’nin taç kapısı ile Bankalar Caddesi, Zürafa Sokak’ın günahkar kaldırımları ile Kamondo’nun şık merdivenleri arasında kaydırabileceğim bir zeminin üzerine oturtmuş oldum.

Hiç Kimsenin Kenti‘ni yazarken hangi kaynaklardan beslendiniz? Evvelce İstanbul üzerine yazmış hangi yazarların eserlerinden faydalandınız?

Üç tür kaynaktan beslendim. Birincisi Galata sokaklarında dolaşırken gördüklerim, hissettiklerim... İlk gençlik yıllarımdan bu yana Doğu’yla Batı’nın, melankoliyle serüvenciliğin, her dinden ibadethanelerle genelev ve meyhanelerin, heybetli tarihi binalarla viranelerin, varlıkla yoksulluğun yan yana, koyun koyuna uzandığı bu semtte soluk alıp vermek etkiler beni. Yıllar içinde biriktirdiğim bir sürü sahne, ayrıntı, duygu, surat, hayal var zihnimdeki Galata resmini oluşturan.

İkinci kaynağım daha önce Galata’yı araştırmış, orada yaşananları kaleme almış yazarların eserleri. Ekrem Işın’ın “İstanbul’da Gündelik Hayat”ı, Nur Akın’ın “Galata ve Pera”sı, Orhan Türker’in “Galata’dan Karaköy’e”si, elbette ki İlhan Berk’in “Galat”sı, Giovanni Scognamillo’nun “Beyoğlu’nda Fuhuş”u, Server Dayıoğlu’nun “Galata Mevlevihanesi”, Sermet Muhtar Alus’un, Pierre Loti’nin, Reşad Ekrem Koçu’nun kitapları, “İstanbul Ansiklopedisi”, Hagop Mintzuri’nin Anıları, Ahmet Rasim’in mektupları, “Mesnevi”, Osmanlı Bankası Arşivleri, Hamsun’un, Edmondo de Amicis’in İstanbul gözlem ve hatıraları, eski “7 Gün” ve “Tarih” mecmuaları, kütüphanelerde okuduğum şimdi isimlerini anımsayamadığım onlarca kitap, ansiklopedi, dergi, takvim yaprağı...

Üçüncü kaynağım ise uzun süredir Galata’da yaşayan kişilerle, geçmişini çok iyi bilen uzmanlarla yaptığım sohbetler... Bunlar arasında sanat tarihçiler, yüksek mimarlar, araştırmacı yazarlar olduğu gibi semazenler, çaycılar, muhtarlar, rozetçiler ve tellaklar da var.

Kitabın satış grafiği ne durumda?
Bir grafikten söz edebilmek için henüz çok yeni kitabım. Ama farklı çevrelerden gelen tepkiler memnuniyet verici. Edebiyata, İstanbul’a, Galata’ya, nostaljiye, tasavvufa ilgi duyanların yanısıra, gayrimüslim insanlarımızın da dikkatini çekmiş görünüyor.

Okur profilinizi nasıl tanımlarsınız, sizi kimler okuyor?
Kadınların ve İstanbulluların ağırlıkta olduğunu zannediyorum. İnternet sitemi ziyaret edenlerin raporunu incelediğimde 21 farklı ülkeye ve Türkiye’nin 65 şehrine dağılmış bir kitle görüyorum.

Okurunuzdan aldığınız geri dönüşler nasıl?
İçten... “Hiç Kimsenin Kenti”nin çıktığı gün bir okur mektubu aldım mesela. Kitabı bir gecede bitirmiş. İlk fırsatta Semih gibi cebinde konyakla Galata’ya gidip romandaki mekan ve karakterlerin izini sürecekmiş. Siz bir şey yapıyorsunuz. Sonra bunu yarattığınız roman kahramanı tekrarlıyor. Sonra da okur... Mektubu okuduktan sonra söyle bir arkanıza yaslanıp, “iyi ki yazmışım” diye düşünüyorsunuz.

Kendi okurunuzu yarattığınızı düşünüyor musunuz?
Yazacaklarımı bekleyen küçük bir grup var sanırım. Ama onları ben yaratmadım.

Edebi seçiminiz ağırlıkla romandan yana. Ama öyküleriniz de var ve şiirsel bir uslup kullanıyorsunuz metinlerinizde. Sizce ürün vermek için hangi tür en verimli koşulları sunuyor?
Bu sorunun yanıtı yazana ve verilmek istenen ürüne göre değişir elbette. Belirttiğiniz gibi ben yazma serüvenimin büyük bölümünü romana ayırdım. Romanın kendine has olanaklarını, taleplerini, sürprizlerini seviyorum. Yazdıklarımla yaşadıklarımın birbirine karışmasından, yarattığım karakter ve olayların etkisinde kalmaktan, hatta bazılarını gerçek insan ve olaylardan daha sahici bulmaktan hoşlanıyorum. İnsanın iyi ürün verebilmek için sevdiği işi yapması gerektiğine inanıyorum.

 

KORSAN PEŞİNDE KOŞAMAM!

Neden yazıyorsunuz?
Bu hayatla yetinemediğim için yazıyorum.

Siz kimleri okursunuz?
Benim iki tür okumam var. Birincisi yazar olarak bilgi ve araştırma amaçlı okumalar... İkincisi okur olarak keyif aldığım okumalar. İkinci tür için ilk aklıma gelen isimler: Hermann Hesse, Orhan Pamuk, Milan Kundera, Ahmet Hamdi Tanpınar, O’Henry.

Edebi tür olarak roman, 2010 Ağustos’unda sağlıklı nefes alıp verebiliyor mu? Öykü, deneme ve şiir gibi edebi türlerin yanında romanın duruşu acaba daha mı önde? Romanın popülerliğini siz nasıl açıklarsınız?
İnsan hakkında; kanıyla, canıyla, zihniyle, ruhuyla, dış dünya ile ilişkisiyle insanın bütünü hakkında düşündürten, çözümleyen, duyumsatan bir sanat, roman. İnsan
kendisini merak ettiği sürece o da nefes alıp vermeye devam edecektir.
Romanın kendi atmosferini oluşturarak okuru kavrayıp içine katma ve daha uzun süreli ilişki kurabilme gibi avantajları var. Sanırım insanlar kendi yaşantılarında ve çevrelerindeki karakterlerde eksikliğini hissettikleri derinliği, çeşitliliği dizi ve romanlarda bulabildikleri için son zamanlarda bu iki tür daha popüler oldu.

Kitaplarınızın korsan tezgahlarda baştan sağma baskıyla değerinde ucuza satılıyor olması içinizi parçalar mı? Korsan yayım neden engellenemiyor?
Kitaplarımın çok okunması içimi parçalamaz. Nasılsa yasal basılanlardan da pek bir şey kazanılmıyor. On lirası çıkışmadığı için okuyamayan varsa bana yazsın, kitabın “word” dosyasını göndereyim, korsan peşinde koşacağına oradan okusun.

E-kitap okuyor musunuz?(Amazon_com’un Kindle’ı kitap satış rekoru kırıyor...)
Hayır. Kitap okuma konusunda biraz eski kafalıyım.

Kariyerinize baştan başlayacak olsanız yine bu mesleği mi seçerdiniz?
Kesinlikle. Daha erken başlamaya çalışırdım.

Meslek seçimi aşamasında olan gençlere yazarlığı salık verir misiniz?Edebiyat Türkiye’de karın doyuruyor mu?
Edebiyat karın doyurmuyor. Ama ruhunu doyuruyor insanın. Bu ülkede yazarlığın profesyonel bir meslek değil, gönül işi olarak sürdürülebildiğini kabul etmek lazım. Bu nedenle ek geliri olmayan gençlere yazarlıkla birlikte sürdürebilecekleri kazançlı bir meslek daha planlamalarını öneririm. Yazarlık ise başkalarının önerisi ile başlanabilecek bir iş değil. İçinde o tutkuyu taşıyorsan ille de yazarsın, taşımıyorsan zaten yapamazsın.

İyi bir sosyal medya kullanıcısı mısınız? E-teknolojilerle aranız nasıl? Mesela e-posta ve I-phone kullanıyor musunuz?
E-posta, i-phone kullanıyorum. İnternet sitem ve blogum var. Google’dan fazlasıyla yararlanıyorum.

Facebook - Twitter kullanımı konusundaki tutumunuz nedir?

Facebook’u yararlı buluyorum. Adıma bir grup kurmuş genç bir arkadaşım. O gruba elimden geldiğince kitaplarım ve etkinliklerim hakkında bilgi sağlamaya çalışıyorum. Twitter’a ise hiç girmedim. Her konuda olduğu gibi iletişimin de fazlasından sakınıyorum.

Sizce internet dünyayı nereye taşıyor?
Küçültüyor şüphesiz. Pek çok şeyi kolaylaştırıyor. Bir yandan da yüzeyselleştirip, odağı dağıtıyor.

Kuşku yok ki İstanbul hayli özgün ve otantik bir kent. Bu kenti ele alıp incelerken başınıza neler geldi. Çok enteresan, şaşırtıcı ya da komik diyebileceğiniz bir anınızı bizle paylaşır mıısınız?

Az önce belirttiğim gibi, “Hiç Kimsenin Kenti”nde hayalle gerçeği, geçmişle bugünü iç içe geçirerek algının sınırlarını büyütmeyi denedim. Bunu yapabilmek için de tarihi bilgilerin bugünkü nesne ve mekanlardaki izlerini aradım. Mimar Sinan eseri Yeşildirek Hamamı ile ilgili bölümü yazmadan önce hamam tarihi konusunda kitaplar, yazılar okudum. Osmanlı’nın son döneminde İstanbul tellaklarının Orta Anadolulu, özellikle de Sivaslı ve Tokatlı olduklarını öğrendikten sonra bir Pazar sabahı, arkadaşımla birlikte Yeşildirek Hamamı’na yıkanmaya gittim. İki tellak bizi evire çevire keselemeye başladılar. Benimkine memleketini sordum; “Tokatlıyım” dedi. “Peki ya arkadaşınız?”
“O Sivaslıdır.”

Tezgâhta ne var şu anda? Üzerinde çalıştığınız yeni proje nedir?
Yarıladığım bir gençlik romanı projesi var. Beş yıldır gençler için yazamadım. Söyleşilerde verilmiş sözüm var. Önce onu yerine getireceğim.

10 yıl sonra nerede ne yapıyor olursunuz? Hedefleriniz neler?
On yıl sonra Bozcaada’da bir bağevinde yaşayıp yazmayı, arada kaçıp asla uzun süre ayrı kalamayacağım İstanbul’la hasret gidermeyi hayal ediyorum.

SUPERONLINE adı size ne çağrıştırıyor?
Reklam sloganını: “Türkiye’de internet eşittir Superonline.”

Batur Fatih İlhan
Superonline

Röpörtajın orjinali için tıklayınız.

 

İSTANBUL ROMANI
 
Tolga Gümüşay’ın yeni kitabının başkahramanı Galata. Tolga Gümüşay yeni romanı ‘Hiç Kimsenin Kenti’nde İstanbul’u yeniden keşfediyor. Gümüşay, büyük bir merak ve ilgiyle, gözlerini Galata’ya çevirmiş; onun tüm zamanlarını, insanlarını, hikayelerini, yani incelikli bir araştırma ve gözlemlerinin sonucunda edindiklerini, ustalıkla aktarıyor. Okur, romanın sayfaları arasında gezinirken, Galata’da dolaştığı hissine kapılıyor. İstanbul aşığı olanlar bu kitabı çok sevecekler.

Sayım Çınar

 

GALATA'YA DADANMIŞIZ

Romanınızın başkahramanı Galata… Neden bu semti seçtiniz? Onu diğer İstanbul semtlerinden farklı kılan nedir?

Galata bir semtten çok, bir ruh hali gibi gelir bana. Kederli, yorgun, esrarengiz, serüvenci bir ruh hali… Tarihi boyunca, kaybedecek bir şeyi olmayanların yurdu olmuştur. Bu da ona kah melankolik, kah çılgın bir hava verir. Galata'ya ayak basan, hayatın farklı bir yüzüyle karşılaşır. Daracık sokaklarında ilerlerken, bu tanıdık ve bir o kadar yabancı yüzün her an suratına tükürebileceğini ya da dudaklarına yapışabileceğini ürpererek hisseder. Romanda da bahsetmiştim; yaşayan ölüler kentidir, Galata. Orda ölüler canlı, canlılar ölü gibidir. Galata'da yalnızca Mevlevihane, sinagog ve kiliseler değil, insanlar, köpekler ve martılar da tek ton görünür göze. Bankacılar, çaycılar ve fahişeler de... Galata çoktan yıkılmış surlarından içeri giren herkesi, her şeyi yıpranmış bir tül gibi örter. Onca rengi, zamanı, çelişkiyi birbirinde eritir. Hiç kimse, hiçbir şey onu şaşırtmaz. Ama Galata, ilk gençlik yıllarımdan bu yana her koynuna sokuluşumda şaşırtmıştır beni.

 

Galata geçmişiyle size ilham kaynağı olurken, 21. yüzyılın İstiklal caddesi adeta üzerinize geliyor… Neleri değiştirdi zaman? İstanbul ne hissettirir oldu size?

Bir kentin, caddenin dış görünümüyle, içinde soluk alan insanların ruh halinin uyum içinde olmasını önemserim. On beş yirmi yıl önce İstiklal Caddesi’nde bu uyum vardı. Yaşadığı ülkenin zaman-mekan-insan diretmesinden kaçarak kendisini İstiklal Caddesi ile onun çamurlu ara sokaklarının akıntısına bırakan bir insan topluluğu gezinirdi buralarda. Aydınlardan, öğrencilerden, siyasilerden, sanatçılardan, işçilerden, işsizlerden, eroinmanlardan, Anadolulu tüccarlardan, mafya ve üçkağıtçılardan, pavyon personelinden ve polis ekiplerinden oluşan bir topluluktu bu ve bölgenin bohem ruhuyla örtüşürdü. Şimdilerde günün her saati oluk oluk insan akıyor caddeden. Ama ne onlar kafalarını kaldırıp, neyin altından geçtiklerine bakıyorlar; ne de restore edilirken dokusunu kaybetmiş binalar onların kim olduğunu merak ediyor.               

“Dev bir fotokopi makinesinden fırlayan birbirinin kopyası insanlar”dan söz ediyorsunuz romanda. İstanbul’da yaşayan insanları -belki hepsini olmasa da birçoğunu- böyle mi tanımlarsınız? Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz? Ayrıca, sizi onlardan ayıran, oturup bir roman yazdıran his, duruş nedir?

İnsan kendini yapayalnız hissettiğinde, bütün diğerlerinin birbirine benzediğini; hatta belirli bir ittifak içinde olduklarını düşünmeye başlar. Kıskançlıkla tiksinti arası bir duygu karmaşası yaratır bu onda. Belirttiğiniz fotokopi makinesi benzetmesini böyle bir ruh halini yansıtabilmek için kullandım. Sorunuzun devamına gelince… Evet, birbirimize fazlasıyla benzediğimizi düşünüyorum. Son yıllarda özellikle genç kesimin bireysel farklılaşma konusunda ciddi bir gayret içerisinde bulunduğunu ancak felsefi ve kültürel bir altyapıya dayanmayan bu çabanın yüzeysel kalmaktan kurtulamadığını gözlemliyorum.
Benim durumuma gelince… Romanlarım arayış, sorgulama, yüzleşme, içselleştirme, sentezleme üzerinedir. Bana benzeyenler kadar benzemeyenlerin aynalarına da bakarak kendi hakkımda, dolayısıyla hepimiz hakkında daha fazla şey öğrenebileceğimi düşünürüm. Bu nedenle yazıyorum. Ve yazdıklarımı paylaşıyorum.             

Bu devasa şehirde insan ilişkileri ne durumda sizce? Romanınızda dikkatimi çeken; eserin bütünü inşa eden nostaljik hikâyeciklerde, en yalnız karakterlerin bile yalnızlığını paylaşacak sıcak, sahici topluluklar bulabiliyor olması… Ya şimdi, bu mümkün mü?
 
Maalesef değil. İstanbul trafiğinde –özellikle hafta sonları- saptadığım bir durum var. Yeni, lüks otomobil ve jiplerin içinde çoğunlukla yalnız birer sürücü görüyorum. En sağ şeride mahkum, onbeş-yirmi yıllık araçların içiyse tıklım tıklım… Yeni otomobillerde yalnız başına seyahat edenler de sosyalleşmeyi önemsiyorlar kuşkusuz. Ama bugünün sıcak, sahici toplulukları deyince o Şahin’lerin, Kartal’ların arka koltuklarında gülüşerek, kucak kucağa pikniğe ya da çay bahçesine giden insanlar geliyor benim gözümün önüne.

Herkesin, “bireyleştikçe” eşsiz ve çok değerli olduğu yanılsaması yaşarken, aslında git gide tek tipleştiği/tek tipleştirildiği yaşam biçimlerinin yaygınlaşması bir süreç olabilir mi? Bir sonu olduğuna dair umudunuz var mı? Dönmek mümkün mü o eski, güzel günlere?

Ben daha güzel günler göreceğimizden umutluyum. Birey olmak sancılı ve bu topraklara çok geç uğramış bir konu. Belirttiğiniz gibi insanlar eşsiz/ özel olduklarını keşfediyor, bu fikirle tahrik ediliyorlar bir süredir. Bastırılmış bir geçmişin, cemaat kültürünün ardından müthiş bir açılım, silkiniş bu. Biraz kontrolsüz yaşanması, hak etmeden hak görmeyi beraberinde getirmesi olağan karşılanmalı. Küreselleşmenin pompaladıkları bu temelsiz özgüvenle bir araya gelince durum daha da karmaşıklaşıyor, kuşkusuz. Ama bir süre sonra birey olmanın bir takım sorumlulukları da beraberinde getirdiği ve öteki bireylerle sağlıklı etkileşimlerde bulunarak gelişebileceği kavranacak, mecburen. Ben bireyin acı veren yalnızlığından nasıl kurtulabileceği sorusuna yanıt ararken geçmiş güzel günlerden yararlandım romanımda. Daha farklı yollar da bulunabilir elbette…   

Kitabında romantik şair André Chenier’yi anan, eski günlere özlem duyan, kalabalıklar içinde yalnızlaştığını hisseden ve isyan eden Semih’i anlatan Tolga Gümüşay sanırım romantik bir yazar, yanılıyor muyum? Sizi besleyen kaynaklar neler? Kimler? Kendinize yakın bulduğunuz akımlar, yazarlar?

Kendisini etiket ve akımlara sıkıştırmaktan hoşlanan bir yazar değilim. Ama haklısınız, romantik bir durumum var. Beni besleyen kaynaklar: Subay lojmanları, yedi yıl yatılı okumuş olmak, üniversite yıllarını tek başına İstanbul’da geçirmek, yolda olmak, düzensiz ve sistemsizce okumak, insana merak duymak, İstanbul’un o anki ruh halime uygun sokaklarında dolaşmak, yıllardır düzenli olarak Ortaköy’de sekiz metrekarelik bir odaya kapanıp sabahlara kadar yazmak… Yazarım: Hermann Hesse. Okumaktan keyif aldığım üç romancı ismi daha: Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Milan Kundera.

İstanbul, şehir yaşamı, tasavvuf, tükenmişlik son dönemde (sizinkinde olduğu gibi) birçok romanda ön plana çıkan konular. Nasıl yorumluyorsunuz bu durumu?

Hep birlikte bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu dönemin yazarlarının da sıkışmışlıkların ifadesi ve arayışlar konusunda benzer yollara sapmaları anlaşılabilir bir durum bence. “Hiç Kimsenin Kenti”, belirttiğiniz gibi yabancılaşma ve onun getirdiği tükenmişlikten yola çıkıyor. Birkaç ufak taşma dışında romanın tamamı aynı bölgede, Galata’da geçiyor. Bu yönüyle genellediğiniz İstanbul romanlarından farklı bir noktada durduğunu düşünüyorum. Tasavvuf ise Galata sınırlarındaki Mevlevihane’den ötürü doğal olarak katılıyor romana. Dervişsiz, semazensiz bir Galata eksik anlatılmış olurdu şüphesiz. 

Galata dışında bir semt daha var mıdır aklınızı çelen, bir roman da onun için yazabilirim diyebileceğiniz?

Bir süre Galata’nın üstüne gül koklayabileceğimi sanmıyorum. Ama geçmişiyle, alçakgönüllülüğü, kederi, tevekkülü, isyankârlığı, güler yüzü, kırılganlığıyla beni etkileyen pek çok semti, mahallesi, sokağı var İstanbul’un. Onlarla da işi ilerletebilirsek, neden olmasın?


Sebla Kutsal
Timeout İstanbul      

 

Röpörtajın orjinali için tıklayınız.



BİR RÜYANIN PEŞİNDE

"Pembe Tuvalet" bir rüyayla başlıyor...
Rüyalar üzerine bir roman yazma süreci nasıl gelişti?

Ben keşif romanları yazmayı seviyorum. Sıradan yaşamların dışsal ya da içsel zorunluluklarla değişime uğradığı dönemeçleri, bu kırılgan dönemlerde ortaya çıkan olasılıkların, güvensizliklerin, umut, özlem ve özgürlüklerin izini sürmeyi seviyorum. Romanlarımda bu tür dönüşüm serüvenlerine daha açık, sarsıntılara karşı daha hazırlıksız, mucizeler konusunda daha inançlı oldukları için, genç karakterler kullanıyorum. Pembe Tuvalet'teki karakterim de korunaklı taşra yaşantısından kopup İstanbul'a üniversite okumaya gelmiş bir delikanlı. Tutmamış bir maya gibi... Ne fakülteye ne de İstanbul'a karışabiliyor. Yaşamı her geçen gün biraz daha grileşiyor, silikleşiyor. Dönemece girmiş ama dönüşemiyor. İşte romanı başlatan rüyayı tam böyle bir ruh halindeyken görüyor. Bahsettiğim ruh hali mi ona o rüyayı gördürüyor, yoksa o rüyadan sonra mı ruh hali değişiyor? Rüyalar, insanlara yaşamlarındaki fırsat ve tehditleri hatırlatan bilinçaltı uyarıları mıdır; yoksa ilahi bir gücün uykularımıza bıraktığı gizemli mesajlar mı? İnsan ruhunun en sansürsüz ifadesi midir düşler, yoksa Tanrı"ya en çok yaklaşılan anlar mı? Pembe Tuvalet"in genç karakteri rüyasının peşinde kendi yazgısını ararken bütün bu sorulara da yanıt bulmaya çalışıyor. Keşif romanları yazmayı bu yüzden seviyorum. Karakterler, yazar, okur; hep birlikte kitabın başından sonuna dek bir şeyleri sorguluyor, fark ediyor, öğreniyor, gelişiyor.

- Romanda rüyaların insan üzerinde ne derecede etkili olabileceğini gözler önüne seriyorsunuz... Rüyalar sizin için ne ifade ediyor?

Hayatta her hangi bir şeyden etkilenebilmek, öncelikle insanın kendisine izin vermesine bağlı. Nasıl aşkı arayanların onunla buluşma olasılığı çok daha yüksekse, rüyaların değerine, cömertliğine inananların da etkileyici rüyalar görme şansı daha fazla. Ben, bize gerekli yanıtların, kendi içimizde saklı olduğuna inanırım. Bir tür dışavurum olarak gördüğüm rüyaların ne demek istediğini de bu yüzden önemserim. Hiç kimse bir başkasının rüyasını göremez. Ve hiç kimse bir başkasının rüyasını çözümleyemez. Tıpkı hiçbir kuşun bir başkasının kanatlarıyla uçamayacağı gibi... Bir de rüyaların, insanın doğal yaratıcılığının kanıtları olduğunu düşünürüm. O yüzden kendimize ve rüyalarımıza safça inandığımız çocukluk yıllarımızda daha sık, renkli ve özgün düşler yaratırız. Ve büyüdükçe hayal gücümüzle birlikte kararır uykularımız.

- Gerçekçiliğin ön planda olduğu kadar gerçek yaşamdan uzak sahneler de bulunuyor romanda. Rüyaların gizemiyle gerçek yaşam arasında bir bağlantı kurmayı mı amaçladınız?

Evet. Ne tek başına ana cadde, ne de yalnızca arka sokaklarla yetinmek istedim. Güvenli kitap sayfalarının da, ıssız Beyoğlu binalarının da insana yol gösterebileceğini; rüyada gördüğü pembe tuvalet gibi sinema cafesinde tanıştığı hoş kızın da bir erkeğin aklını başından alabileceğini anlatmak istedim. Gri bir yaşamın nasıl pembeleşebildiğinden, keskin çizgilerin nasıl silikleşebildiğinden söz ettim. Bütün bunların ilişkilerinden, çelişkilerinden, bütünleşmelerinden bir roman yaratmayı hedefledim. Zaten bunu denemeden, gerçeğin sınırlarını çekiştirip biraz hayalgücüyle beslemeden; ne İstanbul"un, ne aşkın ne de rüyaların özüne yaklaşılabilir, kanımca.

- Romanın başkahramanının adını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Fiziksel özelliklerini de pek fazla bilmiyoruz... Onun yalnızlık duygusu, hayalkırıklıkları, gri yaşamı, arayış halinde oluşu ön plana çıkıyor. Gençlerin kendisiyle özdeşleştirebileceği pek çok unsur var başkahramanda. İsmini bilmediğimiz bu üniversiteli genç ve gençlik sizin için ne ifade ediyor?

Roman boyunca kahramanın gerçek adının kullanılmayışının iki nedeni var: Birincisi içerik ile ilgili... Biz bu karakteri, rüyayı gördükten hemen sonra tanıyoruz. Ve ondan sonra karakterin kendisi de, yaşamı da değişmeye başlıyor. Eski kimliği ile birlikte, ismini de geride bırakmayı tercih ediyor. Hatta yeni tanıştığı kimselere kendisini rüyasındaki ana imgenin adıyla; "Pembe Tuvalet" olarak tanıtıyor. İkinci nedeni ise sizin de belirttiğiniz gibi; okurun, karakteri kendisiyle özdeşleştirebilmesini kolaylaştırmak. Bu, elbette yalnızca isimsiz bir karakter yaratarak başarılabilecek bir iş değil. Dilinizin, kurgunuzun samimi bulunması; satırlarınızın okura tanıdık gelen ayrıntı ve duygular içermesi gerekiyor. Taşradan İstanbul"a gelen üniversitelinin yaşadığı yalnızlık ve hayal kırıklığı çok yakından tanıdığım duygular. Bireysel yaşanmakla birlikte genel bir sorun olduğunu kabul etmek lazım. Ben romanımda bu sorunu zemin olarak kullanıp, ona boyun eğmek istemeyen bir gencin çözüm arayışını işledim. Gençleri ve çıkış arayanları ilgilendireceğini sanıyorum.

- Kitapta en dikkat çeken karakterlerden biri de sokakta yaşayan Maykıl. İçten ve sevimli... Maykıl karakteriyle aynı zamanda sokakta yaşayan insanlara karşı ön yargıları kırmayı mı hedeflediniz?

Aslında Maykıl "arka sokak"ların, yani yaşamın karanlık, tehlikeli, günahkar ve gizemli yanının ete kemiğe bürünmüş hali. Rüyaların şifresini çözebilmek için bilinçaltınızla yüzleşmek zorundasız. Ben kitabımda arka sokakları kent yaşamının bilinçaltına benzettim. Nasıl ki gündelik yüzeysellik içindeyken, ruhunuzun derinlerine inmeden özel bir rüyayı anlayabilmeniz oldukça zorsa; aynı biçimde yalnızca güvenli, ışıklı ve kalabalık ana caddelerde dolaşarak da hayatın bütününe dair özel yanıtlar bulabilmeniz pek mümkün değil. Karakterimin romanın bir noktasında bu gerçekle yüzleşmesi ve serüvenini derinleştirebilmek adına hayatın karanlık yüzüyle de ilişkiye geçmesi gerekiyordu. Maykıl"ın temel rolü bu noktadadır. Bu arada sorunuza da olumlu yanıt verebilirim, rahatlıkla. Maykıl gibi insanları daha iyi anlayabilmek, yalnızca onlar için değil bizler için de gerekli ve yararlıdır.

- Üzerinde çalıştığınız yeni bir projeniz var mı?

Evet. Pembe Tuvalet"in Beyoğlu"sundan biraz aşağılara, kuleye ve denize doğru iniyorum bu kez. Yine bir keşif romanı... Evlere, kahvehanelere, hamamlara, tekkelere, hastanelere, kiliselere gidiyorum. Tırnağımla terk edilmiş binaların sıvalarını kaldırıyorum. Tarih boyunca maceraperestleri, yurtsuzları, sefil ve özgür ruhları, Tanrı"ya ve paraya adanmış hayatları kendine çekmiş; hiçbirine teslim olmamış sokaklarda dolaşıyorum. Karakterlerim etkileniyor bütün bunlardan. Bitirdikten sonra romanımın da oralarda bir yerlerde izi kalsın diye uğraşıyorum.

23/03/2009
Caner Öztürk
Cumhuriyet

PEMBE TUVALET

"Beyoğlu'nun arka sokaklarında dolaşırken pembe bir tuvalet gördü: Köhne, hüzünlü binalar arasına gerilmiş bir çamaşır ipinde salınıyor, dört yanı kuşatan griye inat rüzgarda uçuşan toz pembe etekleri, başka türlü alemlerin de var olduğunu müjdeliyordu. İnsanı bir romanın peşine düşürecek kadar ilham verici bir sahneydi o."Bu görüntüyle mi başladı "Pembe Tuvalet" yolculuğu?
O görüntüyle başladı. Beyoğlu beni oldum olası heyecanlandırmıştır. Işıltı karanlığa, şimdi geçmişe, Batı Doğu"ya, bilinç bilinçaltına karışır orda. Bütün bunlar bir kaç sokak, bazen bir kaç bina arayla olur. Hatta arka sokaklardaki bir apartman enkazında ya da binalar arasına gerilmiş bir çamaşır ipinde toplanabilir. Belirttiğiniz gibi Beyoğlu arka sokaklarından birinde rastladım Pembe Tuvalet"e. O kadar cazibeli, hüzünlü, çocuksu ve her şeye yabancıydı ki uzun süre gözümü üzerinden alamadım. Onu neden bu denli etkileyici bulduğumu anlamak ve anlatmak için romana başladım.  Yolculuk da başlamış oldu böylece.

Önce "6 Yıl Tam Pansiyon" adında bir gençlik romanınız, sonra da "Geleceği Görme Ortaklığı" ve "Keskin Naneli Öyküler" adlarında iki genç öykü kitabınız yayımlandı. En çok basılan kitabınız "6 Yıl Tam Pansiyon"."Pembe Tuvalet" ise daha sonra geldi.Bir rüyayla yaşamı alt üst olan üniversiteli bir gencin ağzından anlatılan bir hikaye... İlk yayımlandığında büyük ilgi çeken bu kitabınız, yepyeni kapak tasarımıylatekrar okura sunuluyor.Ve son kitap Anormal... Anormal ve Pembe Tuvalet gençlik romanı olarak yayımlanmadı; Bu bilinçli bir seçim mi?
Benim tüm kitaplarımda ana karakterler gençtir. Ancak bir romanın gençlik kitabı mı, yetişkin roman olarak mı sınıflandırılacağının ölçütü kahramanlarının yaşı değildir, elbette. Örneğin "Anormal" in esas karakteri ile "6 Yıl Tam Pansiyon"un kahramanları aynı yaştadır. Ancak dilleri, üslupları, ele aldıkları meseleler ve bunları sorgulayış biçimleri göz önünde bulundurularak birinin "genç", diğerinin "yetişkin" kitabı olarak yayımlanması uygun görülmüştür. Benim tercihim... Kitapları sınıflandırmamaktır.

İstanbul, rüyalar, aşk, gri, siyah, beyaz, sokak..Bu kavramların sizdeki yansımaları nedir?

İstanbul, rüyalar, aşk... İnsanın ayaklarını yerden kesebilir. Bunların içine dalarak çok şey öğrenilebilir ya da her şey unutulabilir. Hayatın anlamı bir yerlerde gizleniyorsa, o yer İstanbul, rüyalar ya da aşk olabilir. Sokak, insanı herkesin yürüdüğü ana caddeden ayırıp, kendi yazgısıyla buluşturabilir. Gri, siyah, beyaz... "Pembe Tuvalet" te bu renkleri hayatın kuru, yoksul, tekdüze yanını ifade etmek için kullandım. Canlanmak için pembe renge gereksinim duyan yanını...

Sizin yazma serüveniniz sadece romandan ibaret değil..Öyküleriniz de var. Siz bu yolculukta hangisinde daha rahatsınız?

Öyküde daha rahatım. Ama romana sevdalıyım. Roman huzursuz, tatminsiz, yazarını ele geçirebilen bir serüven. Gerçek hayatı gölgesinde bırakacak kadar bencilleşebiliyor. Zamanla şefkatli bir sığınağa dönüşüyor öte yandan. Romanlar sayesinde birden fazla hayat yaşadığı hissine kapılabiliyor insan. Karakterlerine sevgiyle bağlanabiliyor. İlişkilerin ömrünü önemseyen biri olarak romanı daha çok seviyorum. Sekiz, dokuz yıllık yazarlık hayatımda her iki türe ayırdığım süreleri kıyaslayınca, pek rahatına düşkün biri olmadığımı söyleyebilirim.

Türkiye de yazar olmak... Edebiyat dünyasında yer almak...Hem keyifli hem de zor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye"de olmasam yazmazdım belki de. Yani bilemiyorum, evet bu ülkede yazar olmak zor ama yazmayı besleyen bir şey de olabilir bu. Zorlukların neler olduğunu ilgilenenler bilir, ben uzun uzun bahsetmeyeceğim. Yazmayı bireysel bir tercih hatta gereksinim olarak görüyorum. Bir şeyler daha iyiye gitsin istiyorsak bunun yolunun daha fazla şikayet etmek değil, ortaya daha iyi ürünler koymak olduğuna inanıyorum.
 
Şu an üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?
Var. Pembe Tuvalet"in Beyoğlu"sundan biraz aşağılara, denize doğru iniyorum bu kez. Yine bir arayış romanı... Elime geçeni okuyorum. İnsanlarla konuşuyorum. Evlere, kahvehanelere, hamamlara, tekkelere, hastanelere gidiyorum. Tırnağımla terk edilmiş binaların sıvalarını kaldırıyorum. Topladıklarımın bana ve birbirlerine çarptıkça çıkardıkları tınılara  kulak veriyorum. Epeyce yol aldım aslında. Toparladığımda paylaşacağım.

Edebiyat Odası
Şubat 2009

 

MEZARLIKTA FELSEFE OKULU

Edebiyatımızın genç kalemlerinden Tolga Gümüşay, yeni çıkan "Anormal" adlı romanında okuru "medeniyet" kabuklarından soyunup saf insana ulaşmaya çağırıyor.

"Anormal", Antalya yakınlarındaki yazlık bir pansiyonda geçiyor. Romanı 17 yaşındaki Cem"in ağzından okuyoruz. Annesi ve babasıyla birlikte geldikleri pansiyondan daha ilk günden itibaren rahatsız olan Cem, okurun mekânla ilişkisini gerilimli bir hale sokuyor. Roman okurun tam da ısınıp, satır satır yerleştiği bu mekânda mı geçecek; yoksa mekân terk mi edilecek? Cem ailesine tatilini bu mekânda geçirmek istemediğini söylemeye her hazırlanışında beklenmedik şeyler oluyor ve okur gevşemişken geriliyor, gerilmişken rahatlıyor. Tam babasının yatılı okuldan arkadaşlarıyla karşılaştıklarında Cem artık tatili sabote etmekten vazgeçiyor ki, bu defa da Cem"in annesi kendi babasının öldüğünü haber alıyor. Cem"in tatilini kesmemesi konusunda anlaşıp cenazeye yetişmek üzere yola çıkıyorlar. Bundan sonrasında Cem, tatil için getirdiği "İnsan" adlı romanı okumayı sürdürürken, babasının arkadaşının biraz şeytansı biraz meleksi kızı Buse"ye âşık oluyor. Aralarına pansiyonda çalışan Mustafa"yı da alıp mezarlıklara doğru tuhaf bir yolculuğa çıkıyorlar.

Sözcüklerin "özü anlatmaktan çok, gizleyen birer kabuk" oldukları ileri sürülüyor "Anormal"de. Yazarken, o kabukları çatlatıp yolmak için nasıl bir sancı çekiyorsunuz?

Sözcükler anlayışımızda, aktarışımızda, paylaşımımızda yardımcı oluyorlar bize. Onlar sayesinde ortak bir algı oluşturup hayatı ve iletişimi kolaylaştırıyoruz. Ama bu ortak dil nesneleri, fikirleri ve duyguları da tek tipleştiriyor öte yandan. Sıradanlaştırıyor. Kurutuyor. Kitapta şöyle bir cümle var: "Hayatı önce sözcüklerle kurutup sonra hayal gücüyle canlandırmaya uğraşıyoruz." Sahiden de sözcüklerin "özü anlatmaktan çok, gizleyen birer kabuk" olduğunu fark ettikten sonra, sözcüksüz ifade biçimlerini daha fazla önemsemeye başlıyor insan. Bilgeliğin sessizlikte gizlendiğini seziyor. Yazarlıksa kaleyi içten fethetmeye çalışmak bana kalırsa. Düşmanı kendi silahıyla vurmak. Sıradanlaştırılmış sözcükleri farklı birleşimlerle yan yana dizerek, özgün bir algı sahası yaratmak. Benim izlediğim yola gelince: Sözcüklerden duygu üreten değil; duyguları sözcüklere indirgemeye çalışan bir yazarım. Tabii ki bunu becerebilmek kolay olmuyor. Bazen tereyağından kıl çeker gibi kabukları çatlatıp soyuyorum, bazen de onlar benim canıma okuyor.

"Anormal" aslında insanı da kabuklarından soymayı deniyor. Bu işlemi tersinden gösterebilmek için de, tabir yerindeyse, kabuksuz bir örnek ekleniyor asıl hikâyeye. Romanın baş kişisi Cem"in okuduğu "İnsan"ın hikâyesi.

Belirttiğiniz gibi İnsan kabuksuz bir örnek. Dağ başında dilsiz bir büyükanne tarafından büyütülen birinin öyküsü. Saf insan arayışı. Üstümüzdekilerin ne kadarının bize ait ne kadarının sonradan uydurma olduğunu sorgulamak için kullandım bu karakteri. İnsanın doğadaki çıplaklığını ve uygarlık karşısındaki yabancılığını ele aldım. Hayatın temel meselelerini kavrama ve çözümleme çabasında Cem"e ve okura epey katkısı oldu sanırım "İnsan"ın.

Cem"in ailesiyle birlikte çıktığı tatil, dedesinin ölüm haberi gelince, tek kişilik bir tatile dönüşüyor. İnsanın kabuklarından soyunabilmek için ölümle yüzleşmesi kaçınılmaz, değil mi?

Kesinlikle. Ölümle yüzleşmeden yaşam eksik kalıyor. Ölüm insanı bireyselleştiriyor. Silkeliyor. Daha derin sorgulamaya, varoluşunu, kim olduğunu, tercihlerini gözden geçirmeye itiyor. Önce dibe batırıyor. Tekrar yüzeye çıkabilirsen, soluk almak en büyük armağana dönüşüyor. Ölüm insanı özgürleştiriyor.

Cem"i bir de aşk bekliyor tatilde. Babasının okul arkadaşının kızı Buse. Mezarlıkta felsefe okulu kurmayı düşleyen Buse! Önerdiği okula yazılıp toprak altında, tabutta bir gece geçirmek ister miydiniz?

İsterdim. Hem korkardım, hem isterdim. Zaten bu ikisi bir araya gelince bir şeyler öğreniyor insan. Hayata hep aynı açılardan bakınca dünya küçülüyor. Normalleşiyor. İnsana güven veriyor bu. Sıkıyor da öte yandan. Buse"nin dediği gibi, belki de en kıdemli öğretmenden daha çok şey öğretir köklü, böcekli topraktan duvarlar insana. Denemeden bilinmez!  

Geceleri mezarlıkta, tabutta uyusanız sizce diliniz değişir miydi? Ya da konularınız? Edebiyatınıza nasıl bir etkisi olurdu bu türden bir ölüm ninnisinin?

Mutlaka değişirdi. Ama doğrusunu isterseniz benim tercih edeceğim bir şey olmazdı bu. Tek taraflı beslenmeyi sağlıklı bulmuyorum. İnsanın mezarlıktan alacağı çok şey olduğu gibi, doğumhaneden de öğrenebileceği bir sürü şey var. Yazacaklarınızı nasıl beslendiğiniz belirliyor büyük ölçüde. Ben edebiyatımı farklı tat ve katlardan oluşturmak istiyorum.

Romanda sıklıkla üzerinde durulan bir nokta var: "Her şeyin olması gerektiği gibi olabilmesi." Dünyanın gidişatına baktığınızda böyle bir umut görebi liyor musunuz?

Demek bugün böyle gitmesi gerekiyor dünyanın. Yani çoğunluk böyle istediği ya da en azından aksi yönde tavır koymadığı için böyle gidiyor. Bu değişebilir bir gün. Başka yöne gitmesi gerektiğini düşünenler çoğalabilir ve düşündükleri gerçekleşebilir. Bugünkü gidişatı yapay, insanın temel gereksinimlerinden uzak buluyorum ben. Susamak gibi, aşık olmak, uyuyakalmak gibi gerekliliklerde değil öncelik. Çoğunluğun doğanın parçası olduğunu, birey olduğunu unutmasından kaynaklanan teslimiyetler yaşanıyor. Ben unutmamakta direniyorum ve başkalarının da hatırlamasında faydası olur belki diye yazıyorum. Sorunuza gelince: Evet, arada bir tökezlesem de, genellikle umutluyum.

Romanı daha çok kime yazdınız? Normallere mi, anormallere mi?

İkisine de. Bir ordayız, bir burda. Hiç kimsenin hep normal ya da anormal olduğunu ya da kalabildiğini düşünmüyorum. Ama ille de bir tarafa ithaf et derseniz, anormalleri tercih ederim. Çünkü onlar daha yalnız. Kitabın adıyla da onların gönlünü almak istedim bu yüzden.

Tadımlık

"Önerin ne?" diye soruyorum. Mustafa sessizce, ağzından nefes alıp veriyor. Buse"nin gölgesi mezar taşını karatıyor.

"Mezarlıkta Felsefe Okulu kurmak!"

"Ne?"

"Madem ki burda her şey farklı ve gerçek.
Madem ki burda dışardaki yapaylıklarımızda, engellerimizden, sınırlarımızdan sıyrılıp hafifleyebiliyoruz, özümüze dönüp kendimizle ve kaderimizle yüzleşebiliyoruz; öyleyse neden burda düşünmüyoruz? Niye düşünmeyi dışarıya, unutmayı buraya layık görüyoruz? Yaşamı ve onun ayrılmaz parçası ölümü anlamak için neden mezarlığın elverişli koşullarını kullanmıyoruz?"

"Elverişli koşullar mı?" diye sırıtıyorum sinirlerime hakim olmakta zorlanarak.

"Evet. Fiziksel koşullarına bakalım: Sessiz, serin, sulak, havası temiz, yerleşim bölgelerine yakın, bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği bakımından zengin. Kültürel altyapısına geçelim. Tarihin, sosyolojinin âlâsı. Yaşanmışlığın tarlası. Gelenek, din ve kısmen mimarinin aynası. Bekçisi var. Hocası var. E, bayramda veli toplantısı da var."

"Buse dalga geçiyorsun sen, kalk gidelim."

"Dalga filan geçmiyorum." Yumruğunu sıkıp dişlerinin arasından konuşuyor. "Tek yapacağın yeni çukurlar açmak.! Öğrenciler sıralara oturmak yerine çukurlara uzanacak. Hiç kimsenin ders anlatmasına gerek yok; en kıdemli öğretmenden daha çok şey öğretir köklü, taşlı, böcekli topraktan duvarlar insana. Benim Felsefe Okulu"nun öğrencileri ilk günlerinde, son günlerini yaşamalı. Önce arkadaşları tarafından soyulup güzelce yıkanmalı. Sonra kefen bezine sarılıp tahta bir tabutta taşınmalı. Kafası tabutun kenarlarına çarpa çarpa.. Sonra çukura atılmalı. Üstüne tahtalardan bir sıra dizilmeli. Tahtaların arasında huzmeler halinde gün ışığı sızmalı. Sonra aynı aralıklardan azıcık toprak dökülmeli..."

Ufuk Matara
Akşam Brunch
10/08/2008

 

HER ŞEY NORMAL

"Anormal", Akdeniz"in berrak sularıyla sarp dağlar arasına konuşlanmış bir pansiyonun ıssız kumsalında başlıyor. Bu kumsalın iyimser bir başlangıç olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak bu yumuşaklık romanın ilerleyen sayfalarında canı sıkılmaya başlayan bir gencin ruh hali ile karşı karşıya bırakıyor okuru

Tolga Gümüşay, "gençlik edebiyatı" türünde başarılı örnekler vermeye devam ediyor. Pembe Tuvalet ve Anormal günümüz gençliğine çok yakın olmasa da var olduklarından asla şüphe duymadığımız "genç" insanları çıkarıyor karşımıza. Yeni romanı Anormal"de de başrolü yine genç bir delikanlıya veriyor yazar. Asi ama bir yandan aileye bağlı, duygusal ama öte yandan sert ve bir o kadar da kararlı bir genç!
Pembe Tuvalet"te adını bilmediğimiz, yazarın da söylemek için herhangi bir çaba sarf etmediği genç bir arkadaşımız vardı. Ailesinin el bebek gül bebek yetiştirdiği, başarılı bir öğrenci. Bu genç adamın hayatı, Beyoğlu"nun arka sokaklarında ilginç bir yolculuğa doğru sürükleniyordu. Bir tür hayat yolculuğu diyebiliriz ki zaman zaman fantastik anlatıma kayan kurgu okuru etkilemeyi başarıyordu. Pek çok üniversite öğrencisinin başına gelebilecek biraz içsel, bir parça karanlık, gizemli, gerçekçi ve düşsel bir Beyoğlu yolculuğu. Bu zıt anlamlı kelimeler yan yana geldiğinde anlamsız gibi görünebilir, ancak Pembe Tuvalet"teki genç adamın Beyoğlu"nda yaşadığı tam da böyle bir durumdu işte. Gümüşay"ın şehir-mekân anlatımı ile desteklediği genç adamın macerası, rüyasında gördüğü ipte asılı pembe tuvaletin gizemi ile başlıyor, aşkı arayışı ile devam ediyordu.

Beş gece altı gün
Anormal ise Akdeniz"in berrak sularıyla sarp dağlar arasına konuşlanmış bir pansiyonun ıssız kumsalında başlıyor. Bu kumsalın iyimser bir başlangıç olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak bu yumuşaklık romanın ilerleyen sayfalarında canı sıkılmaya başlayan bir gencin ruh hali ile karşı karşıya bırakıyor okuru. Tıpkı Pembe Tuvalet"te olduğu gibi Anormal"de de anakarakterin dilinden, gözünden, içinden okuyoruz Cem"in ve yazarın bize anlattıklarını.
Roman, beş gece altı günün sonunda, başladığı gibi sessiz sedasız sona eriyor. Aslında çok da anormal şeyler olmuyor bu kısacık tatil boyunca... Romana güç veren de bu olsa gerek: Büyük serüvenlere, gerçeküstücülüğe, şaşırtmacaya gerek duymaksızın eşsiz bir deneyim yaşatıyor kahramanına. Herhangi birinin herhangi bir tatilde karşısına çıkabilecek karakter ve sahnelerle başarıyor bunu. Akdeniz"in köpüklü dalgaları gibi okurunu da hafif hafif okşayarak, seviyesini usul usul ama sürekli yükselterek... Cem, içsel bir zenginleşmeye, bu kadarcık sürede nerdeyse olgunlaşmaya doğru evrilirken, okur da onunla birlikte mutluluk, aşk, ölüm gibi temel kavramların yaşamındaki karşılıklarını sorgularken buluyor kendini.
Anormal, sıradan ile aykırı olana, mantık ile tutkuya, varoluş ile yokoluşa tarafsız yaklaşıyor. Derinlemesine tahlilleri, şiirsel tasvirleri, cıva gibi yoğun ve akıcı diliyle normallik ve anormalliğin kıvrımlarında dolaşırken iki uçtan hiç birinde duraksamıyor. Zıt görünen kavram ve duyguları bütünleştirici bir seyir izliyor.
Bu arada gizli bir başkaraktere de ev sahipliği yapıyor Anormal. Adı İnsan olan bu genç adam bir tatil kitabının başkahramanı. Son yakınını uygarlığın lanetinden uzak büyütmeye karar vermiş dilsiz bir büyükannenin torunu, İnsan. Onun saf, kendisi gibi, doğanın ondan olmasını istediği gibi büyüyüşü lirik bir dille anlatılıyor. Büyükannenin ölümünün ardından, İnsan"ın hemcinslerini bulmak üzere çıktığı yolculuğun sonunda karşılaştıkları ise oldukça sarsıcı. Buse ve pansiyon aşçısının romantik oğlu Mustafa da bir yandan Cem"in yaz tatilini unutulmaz yaparken diğer yandan da okura farklı hayatlar hakkında ip uçları veriyorlar.
Anormal, satırları arasında her yaştan, her zevkten okurun farklı lezzetler bulabileceği genç, güçlü ve öteki mevsimleri etkilemesi kaçınılmaz bir yaz romanı!

Başak Ümit
Radikal Kitap
18/07/2008

 

ANORMAL

-Tolga Gümüşay, adını, "Anormal" koyduğu yeni kitabıyla yazın macerasına devam ediyor. Macera diyorum, çünkü Türkiye'de yazar olmak bir tür 'macera'ya dönüştü gibi görünüyor. Kitap fuarlarında bizleri heyecanlandıran okur sayısının yoğunluğu kısa süre içinde değişim gösterip azalıveriyor. Bu kadar az okuru olan bir ülkede kitap yazmak bu nedenle başlı başına bir 'macera'! Siz bu 'macera' konusunda neler düşünüyorsunuz? Neden okur sayımız azalıyor?

Tolga Gümüşay: Yazarlığın bir tür macera olduğu görüşüne kesinlikle katılıyorum. Hele bizimki gibi ülkelerde insan kendini Don Kişot gibi hissediyor. Her kitap ayrı bir serüven. Ayrı bir hazırlık, heyecan, inanç, sabır. Sonrası çoğunlukla yorgunluk, kayıtsızlık, kısa süren yüzeysel bir ilgi ve hayal kırıklığı. Don Kişot iskeleti andıran zavallı atına "Rosinante" adını takarken bu ismin onu dünyanın en iyi atı yapacağına inanır. Yazar da yazma serüveni boyunca kitabını benzer biçimde, çocukça önemser. İnsanlardan kaçar, kendi yarattığı karakterlerle yatıp kalkar. Sonunda eserinin başarısı o kaçtığı insanlardan kaçının kitabını okuduğuyla ölçülür. Yazarın iflah olmaz çelişkisidir bu... Ama yazar bunları düşünerek yazmaz. Yazmak için yazar. İçinden öyle geldiği için... Gideceği yeri değil, çıktığı yolculuğu tutkuyla sevdiği için. Okur sayımızın azalmasının, ya da bir türlü artmamasının nedenlerini birkaç cümleyle açıklayabilmek zor ama sonuçlarını hep birlikte görüyoruz. Empatisi, hayal gücü, düşünce çeşitliliği, duygu derinliği, ifade gücü giderek zayıflayan kendini haklı çıkarma derdiyle yanıp tutuşan bir insanlar topluluğu haline geliyoruz. Bu sığlaşmada kitapları potansiyel okurla buluşturamayan herkesin, biz yazarlar, yayınevleri, kitapçılar, eleştirmenler, medya, öğretmenler, ebeveynler dahil konuyla ilişkili tüm kurum ve kişilerin payı vardır. Ben kendi adıma bir taraftan raflarda kalıcı olacak ürünler yaratmaya çalışırken bir yandan da bugünün meşgul okurunun yakın bulacağı, zorlanmadan benimseyeceği bir üslup kullanmaya gayret ediyorum. Yazarlık ideallerimi, iletişimci birikimimle bütünleştirerek okurla aramdaki mesafeyi samimiyete dönüştürmeye gayret ediyorum.

-Sizi, "Pembe Tuvalet" isimli romanınızla tanıdık.
"Pembe Tuvalet"ten önce yayımlanmış kitabınız var mıydı? Sanırım "Pembe Tuvalet" daha geniş bir okur kitlesine ulaşmanızı sağladı. Okurlarımıza "Pembe Tuvalet"i de hatırlatmak isterim. Bir gençlik romanıydı aslında ama elbette yetişkin okur için de keyifle ve merakla okunacak bir romandı. Ne dersiniz?

Tolga Gümüşay: "Pembe Tuvalet"ten önce "6 Yıl Tam Pansiyon" adında bir gençlik romanım, sonra da "Geleceği Görme Ortaklığı" ve "Keskin Naneli Öyküler" adlarında iki genç öykü kitabım yayımlandı. En çok basılan kitabım
"6 Yıl Tam Pansiyon". Ama haklısınız, "Pembe Tuvalet"in yeri biraz farklı. Bir rüyayla yaşamı alt üst olan üniversiteli bir gencin ağzından yazılmıştı. Dili, arayışı, kurgusu farklı yaş gruplarından ve profillerden okurun ilgisini çekti.

-"Pembe Tuvalet"in genç bir kahramanı vardır memleketinden İstanbul'a üniversite eğitimi için gelen gencecik bir delikanlı! Burada hemen şunu sormak istiyorum, kitaplarınızda 'gençlik' durumunun ön planda olduğunu görüyoruz. Bu planlı bir kurgu çalışması mı? Acaba kaleminiz her yazmaya oturuşunuzda bir genç kahraman mı yaratıyor?

Tolga Gümüşay: Gençliğini severek, sindirerek yaşamış biriyim. Hala da kendime en yakın bulduğum, beni en çok heyecanlandıran, umutlandıran, kaygılandıran, kıskandıran kesim gençler. Belki en iyi bildiğim dönem o olduğu için, belki de en iyi malzemeyi orada bulduğum için, aynen belirttiğiniz gibi kalemim kendiliğinden genç bir kahraman yaratıveriyor. Genç karakterlerin dilinden akıcı bir üslup yakalayabiliyor, onların bakışıyla karmaşık duygu ve durumları daha da karmaşık hale getirmeden aktarabiliyorum. Hayatın temel meselelerine geniş açıyla, örselenmemiş bir hayal gücüyle bakabiliyor, daha cesur, yalın ve ilginç yanıtlar bulabiliyorum. Tabii burda kitaplarımdan "Pembe Tuvalet" ve "Anormal"i diğerlerinden ayırmak lazım. Bu ikisini gençlik kitabı değil de, genç karakterlere yer veren romanlar diye tanımlamak daha yerinde olur sanırım.

-"Anormal" de genç kahramanımız Cem'in yetişkinliğin eşiğindeki yaz tatiline göz atıyor, yakından tanık oluyor, iç dünyasını derinlemesine tanıyoruz. Yazarın ciddi bir analizi de söz konusu elbette Cem üzerinde. Bu durumda, Cem ile Pembe Tuvalet'in kahramanı arasında bir bağ kurabilir miyiz?

Tolga Gümüşay: Belirttiğiniz üzere "Anormal", ailesi ile birlikte sakin bir pansiyona yerleşen bir delikanlının sıra dışı tatil deneyimini konu alıyor. Mantıklı, modern görüşlü, korumacı bir anne çocuksu, neşeli, keyfine düşkün bir baba onun yıllar sonra karşılaştığı politikacı yatakhane arkadaşı bu eski dostun siyahtan başka renk giymeyen, normallerden hiç haz etmeyen asi ve gizemli kızı ve aşçının hayat dolu, atletik ve romantik oğlu var başrollerde. Kitabın içinde bir de kitap var.Dağ başında dilsiz babaannesiyle büyümüş, o ölünce öteki insanları aramak üzere yollara düşmüş İnsan'ın destansı öyküsünü okuyor Cem, fırsat buldukça... "Anormal", algı kapıları sonuna kadar açık bir delikanlının bütün bu karakterler eşliğinde yaşam, ölüm, mutluluk, aşk kavramlarını sorgulayışını, gelişen farkındalığını ve içsel zenginleşmesini konu alıyor. Cem'le Pembe Tuvalet'in isimsiz kahramanı arasında paralellikler kurulabilir elbette. Sonuçta ikisi de dışarıda hayatın anlamını, içeride kim olduklarını arıyorlar.

-"Pembe Tuvalet"in -yanlış hatırlamıyorsam- Beyoğlu'nun arka sokaklarına doğru bir macerası vardı. Genç arkadaşımız sokakta yaşayan bir adamın hayata bakışı ile farklı bir yaşam algısı öğreniyordu. Cem'in de "İnsan" isimli kahraman ile yine farklı bir 'yaşam algısı' üzerinde durduğunu görüyoruz. Bu 'algı'ların genç okur için bir mesaj olduğunu söylebilir miyiz?

Tolga Gümüşay: Ben kitaplarımda sıradan ve marjinal karakterlere bir arada rol vermeyi seviyorum. "Pembe Tuvalet"in Maykıl'ı ile "Anormal"in İnsan'ı arasında bahsettiğiniz türden bir benzerlik kurulabilir, evet. İkisi de basit ve dolaysız yaşayan, ötekilere benzemedikleri için itilip kakılan, her şeye rağmen ayakta kalan tipler. Ama sonuçta Maykıl "Pembe Tuvalet"te yer alan kanlı canlı bir sokak adamı. İnsan'sa "Anormal"in içindeki kitabın ismi ve karakteri. Okur, İnsan'ın öyküsünü Cem'le birlikte okuyor. Bunu yaparken yalnızca bir yabancıyı anlamaya çalışmıyor. Aynı zamanda kendini, toplumunu, uygarlığını da sorguluyor. İnsan'ı okudukça. İnsanın yüzü kızarıyor.

-Romanı çok fazla anlatmak istemiyorum ancak okura şunu söyleyebilirim ki, "Anormal" okunması gereken bir roman! Farklı, özgün. Bir yaz macerası okurken, bir yandan da bugünün insanına doğru mesajlar ileten bir kitap. Bu mesajlar arasında sizin en çok altını çizmek istedikleriniz hangileri.

Tolga Gümüşay: Ben okura mesajdan çok analiz, derinlik, benzerlik, tezat ve sentezler sunmayı seviyorum. Ufkunu, gönlünü açmayı şöyle bir silkelenip ne için yaşadığını ve hayatındakilerin ne kadarının kendi seçimleri olduğunu sorgulamasını istiyorum. Fark etmesini, yüzleşmesini, uzlaşmasını, kendiyle ve çevresiyle barışmasını istiyorum. "Anormal"in de derdi bu. Normal ve anormale eşit mesafede duruyor. Alışılmış ve sıradan olanla, ilginç ve aykırı olana önyargısızca, birini ötekine tercih etmeden yaklaşıyor. Mutluluğu normallikte ya da anormallikte değil bütünlükte, içten gelen seste arıyor.

-Ayrıca romanda bir aşk hikayesi de var. Bu aşk hikayesini, romanın ilginç genç kız kahramanını biraz anlatabilir miyiz okurlarımıza?

Tolga Gümüşay: Kitaptaki karakterlerin en anormali, Buse. Teni süt beyaz, giysileri simsiyah on dokuz yaşında bir kız. Normallere, onların kurallarına, alışkanlıklarına, inançlarına tepkili. Hemen her konuda sıra dışı ve kendi içinde tutarlı fikirleri, tecihleri var. Gün batmadan ortalıkta görünmüyor, gece yarısı iki erkeği peşine takıp mezarlıkta dolaşabiliyor. Cem'i sarsan, şaşırtan, yer yer yoran ve gördüğü andan itibaren siyah bir tüy gibi içini gıdıklayan bir kız. Cem yontulmuş, yumurtalaşmış beyaz bir çakılsa, Buse sivri köşeli simsiyah bir deniz taşı.

-"Anormal"e başarılar dileyerek son sözü size bırakıyorum: Okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Tolga Gümüşay: Teşekkürler. İçime sinen, üzerine konuşmakta zorlandığım, dinleyerek değil de okuyarak anlaşılabilecek dahası hissedilebilecek bir roman oldu, "Anormal". Okuru da aktif biçimde serüvenine dahil edecek bir dil ve kurguya sahip olduğunu sanıyorum. Dolayısıyla herkeste farklı izler, esintiler, sorular ve keyifler bırakabilir..Benim söyleyeceklerim bu kadar, artık söz sırası okurun..

Şebnem Atılgan
altınkitaplar.com

 

PEMBE TUVALETİ GÖRENLER

Roman yazma yolculuğuna çıkması için insanın sevdiği bir coğrafyaya gidiyor olması gerekir. Beni 'Pembe Tuvalet' seyahatine çıkartan da bu oldu.

1972'de doğmuş olmam, sırasıyla Kadıköy Anadolu Lisesi, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi, Marmara Üniversitesi Örgütsel Davranış Yüksek Lisans programlarını tamamlamam ve on yıl boyunca reklam ajanslarında çalışmam neden kitap yazdığımı da açıklamıyor, Altın Kitaplar'dan yayımlanan "Pembe Tuvalet" adlı romanımdan bahsetmek için uygun bir zemin de hazırlamıyor. Hatta iş aramadığıma göre yukarıdaki bilgilerin kimi neden ilgilendireceğini de  bilmiyorum. Kitabımı okuyup yazarının sicilini merak etmiş olanlar, kısa özgeçmişimi kapağın arkasında görmüşlerdir. Diğerlerinin ise umurunda olduğumu sanmıyorum (en azından şimdilik).  Yine de adettendir, yeni bir ortama girdiğinde kısaca da olsa kendini tanıtmalı kişi. Sonra da derin bir nefes alıp, taze bir paragraf açarak asıl konuya girmeli. 
Roman yazmak gibi uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıkmayı göze alması için, insanın sevdiği, en azından merak ettiği bir coğrafyaya gidiyor olması gerekir. Başlangıçta ulaşmak istediği yeri tam olarak kestiremeyebilir ama güçlü bir dürtü ile, belirli bir yöne doğru sürüklenmesi esastır. Beni "Pembe Tuvalet" seyahatine çıkartan da bu temel prensip oldu. Puslu bir sonbahar günü, Beyoğlu'nun arka sokaklarında dolaşırken gördüm onu: Köhne, hüzünlü binalar arasına gerilmiş bir çamaşır ipinde salınıyor, dört yanı kuşatan griye inat rüzgarda uçuşan pembe etekleri, rüyayla gerçek arasında gidip geliyordu. İnsanı şöyle bir silkinmeye zorlayan, derinlere çağıran, bir romanın peşine düşürecek kadar ilham verici bir sahneydi o...
Rüyalara olan ilgim eşim sayesinde başladı. Benim bölük pörçük düşlerimin aksine, basbayağı sahneleri, karakterleri, kostümleri, dekorları olan uzun metrajlı rüyalar görür kendisi. Bu özgün senaryoların kaynağına ve anlamına kafa yorardım epeydir. Bir yandan da  şöyle düşünürdüm: "Belirsizlik, sıkışmışlık ve yabancılaşma sonucunda gitgide mutsuzlaşan çağdaş insan, yaşamını değiştiriverecek bir mucize, hayatını renklendirecek bir reçete arıyor oturduğu yerden. Ama maalesef drajeler halinde alınacak ve herkese iyi gelecek mutluluk iksirleri yok yeryüzünde. Her birimizin kurtuluşu kendi ruhunda gizli. Rüya ise ruhumuz hakkında doğru bilgiye ulaşabileceğimiz en doğal araç belki de."
Beyoğlu'nda rastladığım pembe tuvaletin hayal ile gerçek arasındaki dansı, romanımı başlatan rüyaya konu oldu ve kitap sona erinceye dek esrarını korudu. Bir bakıma eşimin tam tersi bir yol izlemiş oldum yani. O rüyasında gördüklerinin anlamını uyanık yaşamda bulmaya çalışırken, ben uyanık yaşamdan bir sahnenin karşılığını rüya aleminde aramaya koyuldum.
Pembe Tuvalet; İstanbul'a, üniversiteye ve yalnızlığa alışamamış üniversiteli bir gencin ağzından aktarılıyor. Plan ve başarılarla dolu bir geçmişin sağlam tuğlaları ile örülmüş benlik duvarı, yeni yaşamının henüz başlarında hayal kırıklığı ile yerle bir olmuşken, ders kitaplarının başında uyuyakaldığı bir gece uykusuna sızıveren bir düş, gün geçtikçe soluklaşmakta olan hayatına anlam ve amaç aşılıyor. Umut ve cesaret veriyor. Genç karakter, ruhundan kopup gelen rüyanın ve kuşkusuz onun en güçlü öğesi "pembe tuvalet"in şifresini çözmesi halinde yaşam ve kendisi hakkında çok şey öğrenebileceğini, bunu becermenin ise o ana kadar öğrendiği her şeyden çok daha değerli olduğunu seziyor. Aslında sırf bu bile radikal bir dönüşüm onun için; ilk kez düşünerek değil de sezerek ve hissederek harekete geçiyor.

Rüyalar kadar fantastik
Bu yeni bakış ve uyanış hızla değiştirmeye başlıyor yaşamını. O umursamaz İstanbul bile, ara sokaklarına daldıkça, çıkıp kulelerinden baktıkça, eskimiş binalarının merdiven boşluklarını kokladıkça yavaş yavaş açılmaya başlıyor kahramanımıza. Rüyayla başlayan ruhsal ayaklanma, İstanbul'un fısıltılarıyla güçleniyor günden güne. Bir de aşk düşüyor tüm bunların ortasına. İnsan bir kere kanatlarını açmaya görsün, dünyanın tüm giz  ve renkleri geçmeye başlıyor altından. Hayata karışıyor, hayatını karıştırma pahasına da olsa.  Söyleşi ve yorumlarda kitabı fantastik roman olarak değerlendirenler oldu. Aslında rüyalar kadar fantastik, ya da rüyalar kadar gerçekçi, olan bitenler. Yer yer gerçek yaşamdan kopuk olduğunu düşündürten sahne ve karakterler var içinde. Ama nasıl iyi yorumlanmış bir rüyanın ardından, görülmüş tüm olay ve simgelerin uyanık yaşamın birer uzantısı olduğu ortaya çıkarsa; bu romanda da fantastik gibi görünen bütün öğelerin gerçekçi bir hikayenin parçalarını, nedenlerini ya da kilometre taşlarını oluşturduğunu görüyoruz. Kısacası bazı bölümleri fantastik izlenimi yaratan ama sonunda gerçekçi bir tabana oturan; rüyaların, İstanbul'un ve aşkın kolkola girdiği bir kitap bu.
"Pembe Tuvalet'e içelim...Ve onu görebilenlere!" (s 9, s223) 

Radikal Kitap
13.08.2004

 

RÜYA, RUHA AÇILAN 'SIRLI' KAPI

Bir rüya ile başlayıp gerçeğe uzanan Pembe Tuvalet, İstanbul'un renkli dünyasında taşradan gelen bir gencin gri hayatını anlatıyor. Kitabın yazarı Tolga Gümüşay, "Rüyalar ruha dair bilgiler taşıyan araçlardır" diyor.


Tolga Gümüşay'ın ikinci kitabı 'Pembe Tuvalet' Altın Kitaplar arasından çıktı. Bir rüya ile başlayıp fantastik bir boyut kazanarak ilerleyen roman İstanbul'a üniversite eğitimi için gelen bir gencin yaşadıkları üzerine kurulu. Ailesinden ilk kez ayrılan ve İstanbul'a her yeni gelenin olduğu gibi hayalleri olan genç, İstanbul'a diş geçirebileceğini umar ama yanılır. Oysa kısa zamanda, alt üst olan hayatına bir rüya ile yeni bir yol açılacaktır. İstanbul'un siyah-beyaz rengi de bu rüya ile tüm renklere boyanır... Gerçekle düş arasında gidip gelen Pembe Tuvalet'i Tolga Gümüşay'la konuştuk.

Pembe Tuvalet'i ne kadar sürede yazdınız, sizi bu kurguya çeken neydi?

İki yıl kadar sürdü kitabın tamamlanması. Bunun içinde; esinlenme, araştırma, geldiği gibi yazma, törpüleme, yazılmışla ya da kurguyla oynama, dönem dönem yazmaktan kopup günlük yaşamın içinde erime, bazen de rutin yaşamın dışına çıkıp romanın içinde kaybolmalar var. İnsanın böylesine uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıkmayı tercih etmesi için sevdiği ya da en azından merak ettiği bir coğrafyaya gidiyor olması gerekir. Beni Pembe Tuvalet seyahatine çıkartan da öyle bir duygu oldu. Puslu bir sonbahar günü, Beyoğlu'nun arka sokaklarında dolaşırken gördüm onu: Köhne, hüzünlü binalar arasına gerilmiş bir çamaşır ipinde salınıyor, dört yanı kuşatan griye inat rüzgarda uçuşan pembe etekleri, başka türlü alemlerin de var olduğunu müjdeliyordu. İnsanı bir romanın peşine düşürecek kadar ilham verici bir sahneydi o.

Düşle gerçek arasında gidip geliyor kahraman. Romanın fantastik bir tarafının olduğunu yadsıyamayız öyle değil mi?

Rüyalar kadar fantastik, ya da rüyalar kadar gerçekçi, kahramanın yaşadıkları. Yer yer gerçek yaşamdan kopuk olduğunu düşündürten sahne ve kahramanlar var romanın içinde. Ama nasıl iyi yorumlanmış bir rüyanın ardından, görülmüş tüm olay ve simgelerin uyanık yaşamın birer uzantısı olduğu ortaya çıkarsa; bu romanda da fantastik gibi görünen bütün öğelerin gerçekçi bir hikayenin parçalarını, nedenlerini ya da kilometre taşlarını oluşturduğunu görüyoruz. Kısacası bazı bölümleri fantastik izlenimi yaratan ama sonunda gerçekçi bir tabana oturan bir roman bu.

Romanın ilk işareti bir rüyadan geliyor. Bir rüyanın peşine düşen ve hayatını RÖ (Rüyadan Önce) ve RS (Rüyadan Sonra) olmak üzere ikiye ayıracak kadar önemseyen bir kahramana yön veren bir yazar olarak ne kadar tanıyorsunuz rüyaları?

Rüyalara olan ilgim eşim sayesinde başladı. Benim bölük pörçük düşlerimin aksine, basbayağı senaryoları, karakterleri, kostümleri, dekorları olan uzun metrajlı rüyalar görür kendisi. Bu Oscarlık rüyaların kaynağına ve anlamına kafa yorardım yıllardır. Beyoğlu'nda rastladığım pembe tuvalet sonrası rüyayla gerçek arasında salınan bir roman yazmak istedim. Bol bol okudum önce. Bir sürü rüya dinledim. Öğrendiklerimle ve hissettiklerimle yorumlamaya çalıştım onları. Neticede rüyaların yapısı hakkında fikrim oluştu. Bu yapıyı hayal gücümle giydirdim.
Rüyaların insan hayatını bu derece etkileyeceğini düşünüyor musunuz?
Neden olmasın? Belirsizlik, sıkışmışlık ve yabancılaşma sonucunda gitgide mutsuzlaşan çağdaş insan, yaşamını değiştiriverecek bir mucize, hayatını renklendirecek bir işaret arıyor oturduğu yerden. Ama maalesef draje halinde ağızdan alınacak ve herkese iyi gelecek mutluluk iksirleri yok dünyada. Herkesin kurtuluşu kendi ruhunda gizli. Rüya ise ruhumuz hakkında doğru bilgiye ulaşabileceğimiz en önemli araçlardan biri.
İstanbul, kitabın önemli ayaklarından biri. Tutkuların, dramların içiçe geçtiği çılgın bir karmaşa olan İstanbul'a yenik düşen kahramanımızın sürüklendiği girdap, aslında renkli ya da renksiz İstanbul'un kendisi değil midir?
Doğru. Hangi duyguyu ararsanız, İstanbul'da mutlaka karşılığını bulursunuz. İstanbul büyüktür, dağınıktır, meşguldür. Ondan beklentiniz varsa hayal kırıklığına uğratır sizi; çünkü kimseyi umursamaz o. Ama onu anlamaya çalışırsanız, yavaş yavaş açılır size, kulağınıza fısıldamaya başlar kendisinin ve yaşamın gizlerini.

Hale Kaplan Öz
Yeni Şafak
8 Temmuz 2004

 

PICUS RÖPORTAJ

Altı Yıl Tam Pansiyon, bir grup yatılı öğrencinin okullarındaki son haftalarını konu alıyor. Akvaryumlarının denize boşaltılmak üzere olduğunu fark eden gençlerin son çırpınışlarını ve birbirlerine sarılışlarını paylaşıyor. Farklı karakterle zenginleşen yatakhane çatısı altındaki kardeşçe sevgiyi dışa vuruyor. Romanı aktaran kahramanın mezuniyet öncesindeki beş güne sığdırmak durumunda oldukları arasında; okul kırmak, yatılı gecesine hazırlanmak, dostlarıyla vedalaşmak, anılara dalmak var. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de sınıfındaki bir kıza duyduğu aşkla yüzleşmek var. İşte Altı Yıl Tam Pansiyon, bu koridorlarda dolaşıyor, mezuniyetle ayrılık, çocuklukla gençlik, coşkuyla hüzün arasında kalmış bir grup gencin yatakhanelerine mendil sallayışlarını anlatıyor.   

Bence öyle. Onlar gibi düşünebilirken, olgunluk zımparasıyla örselenmemişken, henüz anılar tazecikken, sıcağı sıcağına yazmak, yazılanı sahici kılıyor, bana göre. Gençler, inandırıcı bulmadığı, samimiyetinden şüphe duyduğu kitapları fırlatıp atıyor artık. Onlara uyan bir dil oluşturamıyorsanız hiç şansınız yok. O dili ise gençken oluşturmak daha kolay. Bunu bir kere yakaladıktan sonra, yaş ilerlese de başarıyla sürdürmek mümkün olabiliyor.  

On dört yıl önce, büyümek özendiğim bir şey olmaktan çıktı. Ben değil de kitapta yer alan kahraman büyüdü biraz. Onun yaşı büyüyünce bakışı, aradıkları, karıştırdıkları,  yakaladıkları da farklılaştı haliyle. İç sesi kalınlaştı.    

Pembe Tuvalet dişilikle çocuksuluğun kucaklaştığı bir nesne benim için. La Vie En Rose ise dişilikle yetişkinliği bütünleştiren bir şarkı. Kitapta bu ikisi bir rüyanın en güçlü öğeleri olarak ortaya çıkıyor ve ruhun en büyük ihtiyacını simgeliyor: Çocuk kadar saf ama yetişkin ve cazibeli bir sevgili.Sorunuza gelince, pembe renk gençliğe yakışıyor sahiden. En çok rüyayı onlar görüyor: kabus ya da pembe düşler biçiminde. Uyanıkken de fark etmiyor aslında; dünyayı ya kapkara ya da tozpembe görmeye meyilli oluyor insan gençken. Şüphesiz pembe çok daha fazla yakışıyor onlara.

Ben Hermann Hesse'den çok etkilendim. Narziss ve Goldmund, Bozkırkurdu kendimi anlamaya çalışırken çarptığım sert kayalardı. Hem hayat ve kendileri hakkında düşünmeleri, hem de edebiyatla ilişkilerini güçlendirmeleri adına Hermann Hesse'yi şiddetle öneririm. Richard Bach, benim severek okuduğum, öğrencilik yıllarımda ufkumu açan bir başka yazar. Mavi Tüy ve Bir'i kaçırmasınlar. Daha genç arkadaşlar için ise Christine Nöstlinger'in çocuk ve ilk gençlik romanlarını tavsiye ederim. Okumayı sevmeyenlere kararlarını yeniden gözden geçirtecek ustalıkta eserleri var.

 

Picus - 2004

 

TOLGA GÜMÜŞAY'IN YENİ ROMANI: "PEMBE TUVALET"

Tolga Gümüşay'ın ilk kitabı bir gençlik romanıdır ve doğal olarak kahramanı da on yedi yasında bir gençtir.
"Altı Yıl Tam Pansiyon" adını taşıyan roman, altı koca senenin ardından, yatılı olarak geçen son bir haftayı kurgular. On yedi yaşındaki bir gencin sözcüklerine, gözlemlerine ve duygularına sadık kalan yazar, akvaryumlardan denize dökülmek üzere olan ürkek balıkların telaşlı çırpınışlarını, birbirlerine sarılışlarını anlatır; geçiş, terk ediş, veda, alışma dönemleri insan yaşamının sancılı ve sorgulamalı zamanlarıdır ve roman içinde oldukça iyi kullanılmışlardır. Altı yıl Tam Pansiyon'da dostlara ve bir devre veda temasını taşıyordu, diyor Gümüşay. Pembe Tuvalet' ise yeni yaşama merhaba: Birinci romandan sonraki ilk sapaktan giriverdim yani.
İstanbul'da bir rüyanın peşinde "Pembe Tuvalet"in genç kahramanı üniversiteyi kazanıp İstanbul'a gelmiştir. Ailesinden ilk kez ayrılmıştır; başarılı bir öğrencilik geçmişi ve hayalleri vardır. Oysa İstanbul düşiündüğü gibi çıkmaz: Kendi bildiğini okur; ancak dilini öğrenirseniz konuşur sizinle... Bu büyük ve karmaşık kent, lisanınızı anlamaya çalışmaz. Genç kahramanımız ise parlak geçmişine güvenip, İstanbul'a diş geçirebileceğini düşünür ve çok geçmeden de bozguna uğrar. Fakat romanın başlangıç noktası bu değildir. "Pembe Tuvalet" bir rüya ile başlar. Rüyalar üzerine oturan kurgu bir süre sonra fantastik bir boyut kazanır.

Pembe Tuvalet ikinci roman... Böylece edebiyat dünyasının kapılarını aralamış oluyorsunuz. Ama henüz sizi tanımıyoruz. Tolga Gümüşay kimdir? Tüm yazarların bir başlangıç hikayesi vardır.
Başka çaresi kalmadığında, yalnızca kendisi için yazan biriydim. Pek çok yazarın aksine kitaplarım yayımlanmadan önce, yazılarımı hiçbir dergiye, gazeteye filan göndermedim. Sonra dört yıl önce başladığım bir yazı kaçınılmaz biçimde romana dönüşürken, yazmanın hayatımın vazgeçilmezlerinden olduğunu fark ettim. O günden bu yana samimiyetimle reklamcılıktan öğrendiğim- iletişim doğrularını bir potada eriterek sahici ve sürükleyici şeyler yazmaya çalışıyorum. Yalnızca yazarak yaşayabileceğim günleri hayal ediyorum.
İlk romandan kısaca söz edebilir miyiz? İkinci romana için de bir başlangıç olmalı ilki... Biri yazılırken sanıyorum diğerleri de düşünülüyor, kurgulanıyor değil mi?
İlki bir gençlik romanı. Eğer o yıllara ilişkin paylaşmaya değer gördüğü bir hikayesi varsa insanın, duyguları solmadan belleği bulanıklaşmadan yazıya geçirmeli, diye düşündüm. Tüm çağdaşlarım gibi pek çok kimlik taşıyorum cüzdanımda. Bunların arasından beni en çok zorlayan, zenginleştiren ve yetiştirenlerin arasında geliyor yatılılık. Altı Yıl Tam Pansiyon'da altı koca senenin ardından, yatılı olarak geçen son bir haftayı anlatırken akvaryumlarından denize dökülmek üzere olan ürkek balıkların telaşlı çırpınışlarını, birbirlerine sarılışlarını anlattım. On yedi yaşındaki bir gencin sözcüklerine, gözlemlerine ve duygularına sadık kalarak, tabi. Geçiş, terk ediş, veda, alışma dönemleri insan yaşamının sancılı ve sorgulamalı zamanlarıdır. Roman için iyi mahsul verirler. Altı Yıl Tam Pansiyon dostlara ve bir devre veda temasını taşıyordu; Pembe Tuvalet ise yeni yaşama merhaba: Birinci romandan sonraki ilk sapaktan giriverdim yani.
Yine Pembe Tuvalet'e dönelim... Genç bir kahramanımız var: Üniversiteyi kazanıp İstanbul'a geliyor. Ailesinden ilk ayrılışı başarılı bir öğrencilik geçmişi ve hayalleri var... Oysa İstanbul düşündüğü gibi çıkmıyor.
İstanbul beklentilere cevap vermez. Kendi bildiğini okur. Onun dilini öğrenirseniz konuşur sizinle. Sizin lisanınızı anlamaya uğraşmaz. Bizim genç kahramanımız parlak geçmişine güvenip, İstanbul'a da diş¸ geçirebileceğini düşünüyor. Çok geçmeden bozguna uğruyor tabii...
Roman bir rüya ile başlıyor... İçinde pembe tuvaletin de olduğu... (Nedense genç kahramana Tolga diyesim geliyor...) Böylece takip etmemiz gereken iki izlek olduğunu fark ediyoruz: Pembe tuvalet ve rüyalar... Rüyalar üzerine oturan kurgu bir süre sonra biraz fantastik bir boyut kazanıyor... Aslında rüyalar da öyle galiba...
Pembe tuvaletli rüya, ruhun bir başkaldırısı aslında. Genç kahramanın sürdürmekte olduğu gri yaşama bir isyan, mutluluk vaadeden renkli hayata bir çağrı. Genç, rüyadan bu umudu alıyor almasına da, o renkli hayatın anahtarını bulamıyor bir türlü. Pembe tuvaletin ne anlama geldiğini çözebilse kilit de açılıverecek kendiliğinden. En azından kendisi inanıyor buna. Pembe tuvaleti anlayabilmek için önce rüyaları daha iyi tanıması gerektiğini tespit ediyor ve kendisini arka sokaklara sürükleyecek bir serüvene dalıyor rüyaların peşinden. Fantastik izlenimi veren ama sonunda herşeyin yerli yerine oturduğu gerçekçi bir roman bu. Genç kahramana Tolga demeniz doğal bir refleks. Kitap birinci tekil şahsın ağzından anlatılıyorsa ve kahramanın gerçek adı hiç kullanılmıyorsa kahraman da okur tarafından yazarın adıyla anılıyor. İnandırıcılığı güçlendirdiğini düşündüğüm bu tekniği birinci kitabımda da kullanmıştım.
Genç kahramanımız sanırım biraz da yalnızlığın verdiği etki ile gördüğü rüyanın etkisinden bir türlü çıkamıyor. Sonra onu rüyasının izini sürerken görüyoruz... Bu bir arayış¸ mı?
Arayış elbette. Hangi romanda arayış yoktur ki zaten? Hele bir de kahramanı yetişkinliğin ilkbaharındaysa bu arayış daha bir hararetli gerçekleşiyor. Pembe tuvaleti ararken rüyaların, rüyaları ararken aşkın, aşkı ararken İstanbul'un ve tüm bunları yaparken kendisinin peşinde dolanıp duruyor.
Bu arada bir sokak adamı da hayatına giriyor. Burası ilginç; neden bir sokak adamı? Kahramanımız ve sokak adamını bir araya getiren nedir?
Yazar, karakterleri arasında ayrım yapmamalı belki ama benim için sokak adamı Maykıl'ın yeri başka. Kitapta Maykıl sabahları İstiklal Caddesi Odakule'nin önündeki bankında oturup tramvayı seyreder. Maykıl'ın gerçekten yaşadığına öyle inanmışım ki, kitabı yazarken çalışmakta olduğum Tünel'deki ajansıma gittiğim her sabah gözlerim Odakule'nin önündeki banklarda Maykıl'ı arardı. Maykıl, yaşamın karanlık arka sokaklarının vücuda gelmiş hali. Parlak gencimizin zıt karakteri. İkisini bir araya getiren; kahramanımızın bir anlık yaşama karışma cesareti. Onun da gerisinde, yine rüya alemi.
Edebiyatın kapılarını araladığınıza göre yazmaya devam edeceksiniz. Bana kalırsa bu -yazmak, yazıyor olmak- bile basşlıbaşına fantastik bir eylem... Sonrası için şimdiden yapılan planlar var mı?
Üzerinde çalıştğım projeler var elbette. Ama hangisinin peşine takılıp gideceğimi ben de kestiremiyorum şu an. Yazmanın en keyifli yanlarından biri de bu bence. Bazen bir sonraki sayfada neler olacağını merak eden, yalnızca okur olmuyor.

Şebnem Atılgan
nevarneyok.com
Mayıs 2004

 

PEMBE RÜYANIN PEŞİNDE

İkinci kitabı 'Pembe Tuvalet'te hayallerin peşine düşen bir genci anlatan Tolga Gümüşay, 'yazarak yaşayabileceğim günleri hayal ediyorum' diyor

Tolga Gümüşay'ın ilk kitabı bir gençlik romanıdır ve doğal olarak kahramanı da on yedi yaşında bir gençtir. 'Altı Yıl Tam Pansiyon' adını taşıyan roman, altı koca senenin ardından, yatılı olarak geçen son bir haftayı kurgular. On yedi yaşındaki bir gencin sözcüklerine, gözlemlerine ve duygularına sadık kalan yazar, akvaryumlardan denize dökülmek üzere olan ürkek balıkların telaşlı çırpınışlarını, birbirlerine sarılışlarını anlatır; geçiş, terk ediş, veda, alışma dönemleri insan yaşamının sancılı ve sorgulamalı zamanlarıdır ve roman içinde oldukça iyi kullanılmışlardır. "Altı Yıl Tam Pansiyon, dostlara ve bir devre veda temasını taşıyordu" diyor Gümüşay; "Pembe Tuvalet ise yeni yaşama merhaba." 'Pembe Tuvalet'in genç kahramanı, üniversiteyi kazanıp İstanbul'a gelmiştir. Ailesinden ilk kez ayrılmıştır; başarılı bir öğrencilik geçmişi ve hayalleri vardır. Oysa İstanbul düşündüğü gibi çıkmaz: Kendi bildiğini okur; ancak dilini öğrenirseniz konuşur sizinle... Genç kahramanımız ise parlak geçmişine güvenip, İstanbul'a diş geçirebileceğini düşünür ve çok geçmeden de bozguna uğrar. Fakat romanın başlangıç noktası bu değildir. 'Pembe Tuvalet' bir rüya ile başlar. Rüyalar üzerine oturan kurgu bir süre sonra fantastik bir boyut kazanır. Gümüşay bu durumu şöyle açıklıyor: "Pembe tuvaletli rüya, ruhun bir başkaldırısı aslında. Genç kahramanın sürdürmekte olduğu gri yaşama bir isyan, mutluluk vaat eden renkli hayata bir çağrı. Genç kahramanımız gördüğü rüyadan bu umudu alıyor almasına da, o renkli hayatın anahtarını bulamıyor bir türlü. Pembe tuvaletin ne anlama geldiğini çözebilse kilit de açılıverecek kendiliğinden. En azından kendisi buna inanıyor. Pembe tuvaleti anlayabilmek için önce rüyaları daha iyi tanıması gerektiğini tespit ediyor ve kendisini arka sokaklara sürükleyecek bir serüvene dalıyor rüyaların peşinden. Fantastik izlenimi veren ama sonunda her şeyin yerli yerine oturduğu 'gerçekçi' bir roman bu." Yazar, taşradan gelen bir üniversiteli gencin ruh halini betimler; genç kahramanımız 'pembe rüyanın' peşinde koşarken gerçeklerin hiç de 'pespembe' olmadığını fark edecektir. Aile sohbetleri, küçük hediyeler, kazanılan sınavlar, aile ortamı gibi birtakım unsularla doyurulan 'arayış'ı İstanbul'a gelmesi ile birlikte yön değiştirir. "Hangi romanda arayış yoktur ki zaten? Hele bir de kahramanı yetişkinliğin ilk baharındaysa bu arayış daha bir hararetli gerçekleşiyor. Pembe tuvaleti ararken rüyaların, rüyaları ararken aşkın, aşkı ararken İstanbul'un ve tüm bunları yaparken kendisinin peşinde dolanıp duruyor."
Yaşama karışma cesareti. Şüphesiz çalışkan, dürüst ve amaçları olan bir gençtir, karşımızdaki. Ancak 'Rüyaevi'nin gizemi ile hayatı ilginç bir dönüşüm geçirir. Dönüşüm, gencin sokak adamı Maykıl'la tanışması ile devam eder. Böylece romanın asıl izleklerinden biri de ortaya çıkmış olur; genç kahramanımız artık romanın başında tanıdığımız insan değildir. Değişmiştir ve büyümüştür. 'Rüyaevi'ni tüm aramalarına karşın bulamasa da iç dünyasındaki arayışlar onu farklı alanlara taşır. Maykıl da bu 'alan'lardan biridir: "Maykıl, yaşamın karanlık arka sokaklarının vücuda gelmiş hali. Parlak gencimizin zıt karakteri", diyor Gümüşay. "İkisini bir araya getiren; kahramanımızın bir anlık yaşama karışma cesareti. Onun da gerisinde, yine rüya alemi. Yazar, karakterleri arasında ayrım yapmamalı belki ama benim için sokak adamı Maykıl'ın yeri başka." Yazmak, yazıyor olmak da başlı başına 'fantastik' bir eylem; Tolga Gümüşay yazı yolculuğuna devam ediyor: "Üzerinde çalıştığım projeler var elbette. Ama hangisinin peşine takılıp gideceğimi ben de kestiremiyorum şu an. Yazmanın en keyifli yanlarından biri de bu bence. Bazen bir sonraki sayfada neler olacağını merak eden, yalnızca okur olmuyor" diyor. Edebiyat dünyasının kapılarını henüz aralayan Gümüşay, ilk yazma denemeleri için de şunları söylüyor: "Dört yıl önce başladığım bir yazı kaçınılmaz bir biçimde romana dönüşürken, yazmanın, hayatımın vazgeçilmezlerinden olduğunu fark ettim. O günden bu yana samimiyetle-reklamcılıktan öğrendiğim-iletişim doğrularını bir potada eriterek sahici ve sürekleyici şeyler yazmaya çalışıyorum ve yalnızca yazarak yaşayabileceğim günleri hayal ediyorum."

Şebnem Atılgan
Radikal Kitap
04/06/2004


SAYIM ÇINAR RÖPORTAJ

Romandan öyküye geçmek nasıl bir duygu.Şaşırtıcı öyküler yazıyorsunuz değil mi?

Roman yazmak denize açılmaya benziyor. İnsanın kimi zaman kendini sonsuzluğun ortasında hissettiği, kimi zaman su yutup umutsuzluğa kapıldığı, kara görününce rahat bir nefes alıp "iyi ki çıkmışım bu yolculuğa" dediği uzun, karmaşık bir süreç. Tehlikeli ve çekici.

Öykü yazmak ise  havuzda yüzmek gibi. Sınırları belli. Kontrolü daha kolay. Dar alanda, kısa zamanda okur üzerinde güçlü bir etki bırakmak ise öykünün zorlayıcı yanı. Romanda hep aynı denizdesiniz. Bir öykü kitabı oluşturmak içinse on çeşit havuz yaratmanız lazım.

Şaşırtıcı, düşündürücü, gülümsetici, kaygılandırıcı, sevindirici, hüzünlendirici öyküleri seviyorum... Sonunu merak etmeli ve sonunda bir duyguyla kalkmalı okur. En güzeli bir süre yerinden kalkamaması.
Çocukluk, ilk gençlik çağında okuduğunuz kitaplar.
Enid Blyton'un yatılı okullu kitapları, Küçük Prens, 1001 Gece-Andersen-Grimm-Ezop masalları,  Paul Sokağı Çocukları, Charles Dickens kitapları, Afacan Beşler, Steinbeck'in İnci'si, Richard Bach'ın Martı'sı... Çok bilinçli olduğumu söyleyemem; elime ne geçtiyse iştahla okudum.

Öncelikli olarak hemen bir soru sormak istiyorum. Neden çocuk kitapları yazıyorsunuz? Gençlerle aranızdaki ilişkiden bahseder misiniz?

Öncelikle kendi çocukluğumu ve gençliğimi; yazarken o günlerin duygularına dönebilmeyi seviyorum.  Sonra gençlerin doğallıklarını, parlak bakışlarını, açık algılarını, meydan okuyuşlarını seviyorum. Onlar hayatla aralarındaki ilişkiyi oluştururken, kişilik duvarlarını örerken, işlerine yarayabilecek bir tuğla, hiç değilse bir parça harç olabilme olasılığını seviyorum.

Bu arada 6 yıl tam   pansiyon  adlı kitabınıza modern hababam sınıfı diyebilir miyiz?

Yatılı  yaşantısının ortak temaları var elbette. Bunlar arasında paralellik kurulabilir belki ama farklı dönemler, farklı karaktarler, bambaşka kurgular tabii.

Sizde yatılı mı okudunuz? Bu kitap biraz da yetişkin romanı ,yatılı yaşamı ,anlatıcı çok heyecanlı anlatıyor. Heyecansız   olmuyor değil mi?

Evet bir yıl Erzurum'da, altı yıl Kadıköy'de yatılı okudum. Mezuniyetten önceki son haftayı anlatıyorum kitapta. O dönemi yaşarken de heyecanlıydım, yazarken de heyecanladım, şimdi iki yatılı bir araya gelip o günleri ansak yine heyecanlanırım.

Türkiye'nin bir çok yerini ,babanızın mesleği nedeniyle  bir çok yer de bulunmuşsunuz. Yarı gezgin olmak nasıl bir duygu?


Önce yersiz yurtsuz hissediyorsunuz kendinizi. Sonra her yerin, yurdunuz olabileceğini görüyorsunuz. Bana çok şey öğretti, çok insan tanıttı tayinlerle dolu çocukluğum.

Çeşitli okullarda yaratıcılık dersi veriyorsunuz. Çocuklarla nasıl bir iletişiminiz var?

Onların karşısına çıkmak müthiş bir enerji veriyor insana. Çok acımasızlar, çok meraklılar, çabuk sıkılıyorlar, birden hayran olup, anında vazgeçebiliyorlar. Gerilimli, keyifli, çok da besleyici bir şey çocuklarla beraber olmak.  Onlarla sık sık bir araya gelmiş olmasam şu an üçüncü çocuk/gençlik kitabımı yazmış olamazdım.

Reklamcılıkla uğraşıyorsunuz. Yaptığınız işi ,kitaplarınıza katabiliyormusnuz?

Kesinlikle. İletişimin doğruları belli. İnsanlara ulaşmak, ilgilerini çekmek, bir mesaj iletmek, bir duygu bırakmak istiyorsanız bunları bilmek, doğru kullanmak durumundasınız. Mesleğimde tüketiciyle ilişki kurarken edindiğim deneyimlerden, yazarken de yararlanıyorum.

Yeni kitabınızda üniversite sınavı heyecanıyla ilgili bir öykü var.Üniversiteye hazırlanan gençlere neler öneriyorsunuz?

Puanlardan ve büyüklerin öğütlerinden bağımsız olarak gelecekte kendilerini mutlu edecek mesleğin ne olduğunu iyice düşünmelerini ve ona ulaşmak için ileride pişman olmayacakları kadar çalışmalarını. İnsan bunları yaparsa sınavı kaybedebilir ama kendisine saygısını korur. Önemli olan da budur bence. Yoksa başarıya giden tek yol üniversite sınavı olurdu.

Sizin kitaplarınızda anılar çok önemli bir yer tutuyor. Bu arada internet aşklarından da bahsediyorsunuz? İnternet gençleri nasıl yönlendiriyor, msn'ye karşı  nasıl bir önlem almak gerekiyor?

Ben internet aşklarını ya da mesajlaşmalarını önlem alınması gereken tehlikeler olarak görmüyorum. İnternet insanların dünyasını genişleten, iletişimini güçlendiren, seçeneklerini artıran bir araç. Msn yazışmalarını olumlu da buluyorum ayrıca. Hiç yazmamaktan iyidir. Gençlerin orada yazdıkları giderek Türkçeden uzaklaşıyor yalnız. Bence tek tehlike bu. Onlara güzel yazmanın insanın kendine ve karşısındakine nasıl değer kattığını öğretmek, buna özendirmek lazım yalnızca.

Bu arada gençlerin cinselliğini de sorgulayan öyküler yazıyorsunuz.Ve kitaplarınızda hiçbir şekilde cinsiyetler siyaseti yapmıyorsunuz.Bu da çok önemli bir şey.

Ayrımcı hiçbir siyaseti sevmiyorum.

Okur,sizin farklı olduğunuzu hemen hissediyordur değil mi? Çocuklarda ki sınıf duygusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çocuklar okuduklarının ne kadar samimi olduğunu hemen anlıyorlar. Güvenilir ve keyifli buldukları bir dil karşısında iyi zaman geçiriyorlar.

Kemalettin Tuğcu ve Gülten Dayıoğlu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Çocukluğumuzun önemli isimleri.  Yarattıkları dünyalar, karakterler hepimizi etkiledi, duygulandırdı. Epeyce de ağlattı. Keşke biraz daha fazla güldürebilse, umut aşılayabilselerdi.

Sayım Çınar
Akşam Kitap
siyahkahve.com
2006